Kürdistan’ın adı yoktu. Kürtlerin tanımı, katillerin, ırz pusucuları, yurt, yuva hırsızları, ölü soyucularının dilinde eşkıya idi. Sonra terörist oldular.

Yurt ve özgürlük hırsızlarının söyleminde hala öyle ama, çağın gerçeğinde, süper güçlerin müttefiği devlet topluluğudur.

Dün sabah, gün ışığı dağların ardından zerıkleşirken, Kürdistan’ın üç parçası silah sesleriyle uyanıyor, kadını, erkeğiyle Kürtler, mevzilere koşuyor, bu arada dünya medyası, dört koldan ilerleyen Kürdistan ordularının Şengal şehrini, İslami terör çetesi IŞİD’in elinden kurtardığını duyuruyordu.

Kürdistan, henüz büyülü hedefine ulaşıp, bir ve birlik olamayı başaramamış, ama her parçası, ayrı ayrı kendi ordusuna da sahip, fiili birer devletti.

Şengal savaşında, Güney’in Peşmergeleriyle, Kuzey (PKK) ve Şengal’ın Gerilla birlikleri yan yana savaşarak zafere koşuyordu. Ajanslar, öğleye doğru PKK Gerillalarının kent merkezine yürüyüşünü yayımlıyordu.

Amerika bu savaşta, "çıkar pazarında Türklere rüşvet" kabilinden terörist dediği Kuzeyli Kürtlerin ordusuna da havadan destek veriyordu.

Ancak, Kürdistan’ın kuzeyi ateş altındaydı. Türk ordusu dağları yakıyor, toplarla insan kanı akıyordu. Silvan kuşlatma altındaki mahpus şehirdi.

Recep Erdoğan rejimi, son Kürdün de hayatını almaya yeminli gibi IŞİD çetelerinden kurtarılmış Rojava’ya girmek için, etrafında döneniyordu. Kimsenin bilmediği, anlam da vermediği kendinden menkul hayali Rojava’yı tehdit ediyor, bir başka ülkenin toprağını, öz sahipleri Kürtlere yasaklayarak, kendi yasağı olan kırmızı çizgi çekiyordu.

Bu yer yüzündeki bütün Kürtlere savaş ilanı ve IŞİD’ın Rojava’da yenilme acısının, yarattığı şaşkınlığın dışa vurumuydu. Panik…

Türk devleti, paniğin şaşkınlığıyla, Temmuz ayının ikinci yarısında Kuzey Kürdistan’a topyekün savaş ilan etmiş, "benimdir" dediği, aslında hiç bir zaman sahip olamadığı Kürdistan’da zorla elde tutunmak için, ortalığa terör salıyor, şehirleri zorla zapt için, kuşatma altına alıyor, ev hapsi uyguluyordu.

Hitler'in Polonya, Belçika ve Hollanda işgallerinde olduğu gibi sokakta görülen her canlı hedefti. Kürdistan dağları ise yanıyordu.

Ancak, Farqîn’in (Silvan) tarihinde bu ilk ceza değildi. İlk defa, Şeyh Said önderliğindeki başkaldırıya destek olduğu için, üstüne kin örtüsü çekilmişti. Fakat, daha sonraki süreçlerde kin, giderek katmerleşmişti. Çünkü şehir, Kürt uyanışına öncüler vermişti. Mesela, Musa Anter, 1958 yılında, yarım sayfa bile tutmayan "Kımıl" manzumesini yayımladığında, Canip Yıldırım’ın yanında, Farqîn’li Dr. Yusuf Azizoğlu da ona destek  olmuştu.

Farqînliler, 1965 yılında Türk devletinin onurunu yere yıkan bir girişimle Hükümet binasını işgale kalkışmış, 1966 yılında da, Kürdistan petrollerine sahip çıkan ilk mitingi düzenlemişlerdi. Aynı Farqîn, 1967’de, Kürdistan davasının dolaylı dille meydanlara taşındığı "Doğu Mitingleri"ne öncülük ederek, kini kavileştirmişti.

Bu olaylardan sonra, Türk devletinin ilk intikam seferi 1970 yazında yaşandı. Bu olayı, Diyarbakır Belediye Başkanıyken tutuklanıp, "Türk medeniyetinin marifeti" olarak dayanılmaz işkencelerden geçen Mehdi Zana, bu "medeni açılım"ın tanıklarındandı.

Dün sordum, o da anlattı:

"Sabah uyandık ki, Batman'ı, Bismil'i işkenceden geçirmiş Türk ordusu tankları ve toplarıyla Farqîn'i basmış, şehri kuşatıp esir, insanları ev hapsine almış. Beni balkonda gören bir astsubay aşağıdan, ’yasaktır hemşehrin, gir içeriye‚ diye seslenince, sinirimden ve ’defol ulan hıyar‚ diye bağırdım. Adam beni önemli biri sanmış olmalı ki koşarak uzaklaştı. Ama, biraz sonra gelip, beni götürdüler. Bu arada şehrin bütün evlerini basıp silah aradılar. Sonra kadın, erkek, ihtiyar, çocuk, genç herkesi önlerine katıp meydanlarda topladılar. İnsanlara yat, kalk ile askeri talim yaptırdılar. Buna, direnen kadınları, ihtiyarları kelepçeleyerek, yerlerde sürüklediler, dipçikle dövdüler. Aynı gün de terk edip gittiler."

O dönemde, bunlar olurken Türk medyası ve kamuoyu vicdanı, bugünkü gibi kör, sağır ve dilsizdi.

Dün bu satırları yazarken, Kürtlerin kadim Farqîn’i, ev hapsinin onbirinci günündeydi. Birleşmiş Milletlerin temel ilkesi olan yaşama hakkı, yerleşme, eğitim ve sağlık hizmetini alma hakkının çiğnenmesi, açık deyişle evrensel insan hakları sözleşmesinin çiğnenmesiydi, bu. İnsanlığa karşı suç…  

Ancak, AKP hırsızlıkla suçlanmışları el hareketiyle aklayan, savcıları meslekten atmakla da kalmayıp hapsedendi.

AKP, bu yüzden vahşinin kininin izinden gidendi. Kendisine oy vermeyen Ferqîn’i, son iki ayda altıncı kere ev hapsi cezasına çarptırmış, tıpkı mafya ve benzeri eşkıya filmlerinde olduğu gibi tüfekleri dürbünlü nişancılar, sadece son sokağa çıkma yasağının on gününde 7 cinayet işlenmiş, kendiler, köpekler de vurmuşlardı. Yakışır. IŞİD de böyleydi…

Ancak, vahşet yollarını ayırmış Kürtleri döndürmüyordu. Onlar, devletleşme yolunda yollarını ayırmış, yönlerini başka tarafa çevirmişlerdi.