Geçtiğimiz gün Independent gazetesinde Robert Fisk’in bir yazısı yayınlandı. Trump’ın Ortadoğu politikasını yeren, değişik güçlerle ilişkilerini masaya yatıran ve olası gelişmeler hakkında öngörülerini sıralayan Fisk, kesin ve keskin bir dille Kürtlerin ihanete uğrayacağını yazıyor.
ABD yönetiminin tıpkı Saddam döneminde olduğu gibi desteklediği Kürtleri yalnız bırakacağı, daha köklü ilişkileri bulunan bölge devletlerinin çıkarlarını destekleyeceğini yazan Fisk, Kürtlerin Rojava’da ‘azınlık’ olduğunu da iddia ediyor.
Şüphesiz bu düşünceler sadece bir yazara ait değil. Ulus devlet aklı ve kapitalist modernitenin verileriyle düşünen, yaşayan azımsanmayacak bir kesim aynı düşünceleri paylaşıyor. Olasılıklar bir yana, bu düşünceleri kamuoyunda yaymak için güçlü bir algı operasyonu yapıldığı anlaşılıyor.
Ortadoğu siyasetinde gün geçtikçe daha da belirgin bir pozisyon alan; Suriye’nin, dolayısıyla Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında tek somut ve gerçekleştirilebilir proje sahibi Kürtlerin bu şekilde baskı altına alınmaya çalışıldığı, savunma pozisyonuna itilerek hakim güçlerin politikalarına yamanmaya çalışıldığı da açık bir gerçek.
Fakat böyle bir plan ve yönlendirmenin olması, tüm bu iddia ve beklentilerin gerçekleşeceği anlamına gelmiyor.
Her şeyden önce Kürtlerin stratejisinin doğru algılanması şart. Çoklarının iddia ettiği ve kamuoyunu manipüle ettiği ‘devlet kurma’ projesine sahip olmadığından, ‘devlet kurma’ icazeti alma gibi bir derdi de yok Kürtlerin. Tüm siyasi, sosyal, ekonomik gelişmeyi devlete endeksleyen kesimlerin anlayamadığı nokta da bu zaten. Böyle bir talep olmadığından, bunun gerçekleşmemesi durumunda bir çöküş ya da geri çekiliş de mümkün olmayacaktır.
İkincisi Kürtlerin birilerinin icazeti ve onayıyla devrime kalkışmadığı, DAİŞ ve diğer çete gruplarıyla savaşırken ya da Türk ve Suriye devletlerinin saldırı ve provokasyonlarına yanıt verirken de birilerinin peşinden koşmadığı bir gerçek. Bu anlamıyla hakim güçlerin, yine bölgede etkili olmaya çalışan diğer tüm güçlerin dayatacağı herhangi bir plan ya da projeye de katılma zorunluluğu yok. Hatta şu ana kadar olduğu gibi, güçlü bir muhalefet yapma imkan ve olanağına da sahip.
Üçüncü olarak hoşa gitsin gitmesin, Kürtler Demokratik Ortadoğu Devrimin’nin öncü gücü. Bunu tek başına, etnik temizlik yaparak, büyük güçlerle kirli pazarlıklar yürüterek ya da gizli ajandalar oluşturarak yapmıyor. Birlikte yaşadığı tüm halklarla birlikte ortak amaçlar doğrultusunda bir sistem kuruyor. Tüm saldırı, kuşatma ve yalnızlaştırma çabalarına rağmen demokratik konfederal bir sistemi ilmek ilmek örüyor. Bu anlamıyla sayı, nüfus çoğunluğu gibi olgulara dayalı devletli sistem versiyonlarına prim vermiyor. Azınlık-çoğunluk gibi kavramlar Kürtlerin öncülük ettiği sistemde yok. 'Varsa temsil edilmeli' prensibine dayalı katılımcı bir demokrasi modeli oluşturuyor.
Böyle bir çizgide ilerleyen bir sistemin ve bunun öncülüğüne soyunan Kürtlerin terk edilmesi, arkadan hançerlenmesi, ihanete uğraması, bu anlamıyla mümkün değildir. Kürtlerin ilişki ve ittifaklarını belirlerken de kısa, orta ve uzun vadeli planlara sahip olduğunu bilmek gerekir.
Kürtlerin stratejik müttefiki ya da ilişkisi halklardır. Halkın talepleri, görüşleri, eleştiri ve önerileri diğer tüm ilişki ve ittifaklardan daha öndedir. Sırtını dayadığı, beklentili olduğu yer yine birlikte yaşadığı halklardır. Yediden yetmişe toplumun kendisidir.
ABD, Rusya ya da diğer herhangi bir gücün Kürtlerle ilişki ve ittifakı da ancak Kürtlerin stratejisiyle uyumlu oldukları kadar mümkündür. Ne az ne de çok.