Kürdistan Özgür Kadın Partisi (PAJK) Koordinasyon Üyesi Esma Semsûr, bu yılki seçimlerin bir referandum niteliği taşıdığını ve Kürt halkının özgürlük talebini yükselttiğini ifade etti. Halkın seçim sürecine katılımını, demokratik çözüm sürecine ve demokratik özerklik sistemine bir katılım olarak değerlendiren Esma Semsûr ile seçim sonuçlarını ve verilen mesajları konuştuk.


Yerel seçimlerde BDP ve HDP’nin başarı düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu yılki seçimlerde önceki süreçleri aşan düzeyde bir katılım ve iradenin olduğunu söylemek mümkün. Seçim sonuçları sandığa yansımadan önce de Kürdistan’da seçimin gidişatı belliydi. Hemen hemen Kürdistan’ın bütün illerinde gerçekleşen eylemsellikler, yoğun seçim çalışmaları güçlü bir demokrasi ruhunu açığa çıkartmıştı. Hem BDP oy oranını oldukça yükseltti hem de üç büyükşehir, 11 il ve epey sayıda ilçe kazandı. Bu önemliydi. Bu şu anlama geliyor; şimdiye kadar özgürlük mücadelesine ve halkın öz değerlerine, öz çıkarlarına biraz daha mesafeli duran hatta desteklemeyen kesimler de bu süreçte önemli bir katılım sergiledi. Bunu biraz da demokratik çözüm sürecine ve gelişen demokratik özerklik sistemine bir katılım olarak değerlendiriyoruz.
Bu seçim süreci Kürt halkı açısından bir referandum niteliğindeydi. O havaya biraz geç girildi ama girildiğinde de iyi girildi. Aslında seçim öncesi sonuçlar belliydi ve çok büyük bir demokrasi, çözüm ruhu ve iradesini ortaya koydu. HDP ise yeniydi. Türkiye’deki demokratikleşme düzeyi, halkın kendi öz çıkarlarını görme, değerlendirebilme, klasik devletçi siyasetten kopabilme gibi durumları kendine ilke edinmişti. Bu ilkelerden kaynaklı HDP’ye çok ciddi bir şekilde hem psikolojik hem de fiziksel saldırılar oldu. Kuşkusuz HDP’ye yönelik bu saldırılar hedefli, planlıydı. Fakat buna rağmen HDP önemli bir seçim çalışması yürüttü. Türkiye’nin bütün alanlarına gitti. Belki istenilen sonuca ulaşılamadı, fakat bu salt HDP ile olan bir durum değildir. Kürdistan ve Türkiye’de apayrı şekillenmelerin olması, bu seçimlerin ortaya çıkarttığı gelişme olarak değerlendirilebilir. Gerçekten arada büyük bir fark vardı. Kürdistan biraz daha politikleşmiş, daha demokratikleşmiş ve özgür iradesini güçlü bir biçimde ortaya çıkarmış durumdaydı ve bu duruşu her alana yansıttı. Türkiye açısından henüz öyle bir durum ortaya çıkmış değil. Türkiye açısından çok krizli bir süreçti. Çok da manipüle edilmiş bir ortamdı. Özellikle o noktada Türkiye demokratik güçlerinin, bazı aydınların süreci değerlendirme, konumunu, pozisyonunu doğru belirlemede ciddi sıkıntılar yaşandı. Bunu biraz da empoze ettiler. Aynı şekilde biraz da CHP’nin tuzağına düştüler diyebilirim. Hedef AKP’yi götürme, Erdoğan’ı götürme olmamalıydı. Hedef, her şeyden önce Türkiye’de güçlü bir demokratik halk alternatifi, böyle bir cepheyi oluşturma olmalıydı. O noktada CHP’nin peşine takılan bir aydın gerçekliği vardı. Bu kuşkusuz halk tabanında da, entelektüel çevrede de belli bir etki yaratmıştı. Bu da HDP’nin daha güçlü sonuç elde etmesini etkiledi. Gerçekten eğer HDP daha güçlü bir sonuç almış olsaydı, bir sonraki seçimlere daha güçlü ve aynı şekilde Türk-Kürt kardeşleşmesinin, demokratik ittifakının ve demokratik ortak yaşam tercihinin çok daha farklı bir şekilde gelişmesi sağlanabilir ve bu temelde seçimler üzerinden daha güçlü sonuçlar alınabilirdi. Hala da bunun imkan ve zemini vardır. HDP daha stratejik bir şekilde, özellikle çözüm sürecini hedefleyen, o noktada demokratik inisiyatifi, modeli geliştirme anlamında oldukça stratejik bir projedir. Ve inanıyorum ki seçimlerden sonra bu ittifak daha da güçlenecektir. Söz konusu aydınlar da duruşlarını, pozisyonlarını biraz daha gözden geçireceklerdir.
Bir bütün olarak seçim sonuçları, demokratik çözümde ısrar ve özellikle Önderliğimizin özgürlüğünün, demokratik çözüm sürecinin ilerletilmesi, geliştirilmesi anlamında gereken mesajı vermiştir. Türk devleti bu mesajı iyi okumalı, demokratik çözüm sürecini müzakere aşamasıyla derinleştirmeli, hukuki alt zemini oluşturulmalı ve Önderliğimizin eşit koşullarda müzakereleri yürütebilmesi için özgürlüğü mutlaka sağlanmalıdır. Halkımız seçimlerde bunu talep etti. Referandum olarak nitelendirmemiz de taşıdığı bu mesajdan kaynağını alıyor.

Belediye sayısını artıran BDP’nin bundan sonraki süreci nasıl değerlendirmesi gerekiyor?

BDP’nin önümüzdeki süreci geçmiş birikim ve tecrübesine dayanarak, daha da derinleştirmesi ve demokratik katılımı biraz daha demokratik kültür ve öz yönetim şeklinde geliştirmesi lazım. Gerçekten de kendi kendini yönetme anlamında işin sadece siyasi boyutlarından da öte, daha çok sosyal, eğitsel, kültürel, özellikle eğitim boyutunda derinleştirilmesi, yerel yönetimler çizgisini en üst düzeye taşıması gerekiyor. Bunu işin meşruiyeti anlamında ele aldığımızda, aslında demokratik özerkliğin yaşam bulması oluyor. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte seçilen tüm belediye başkanları ve eşbaşkanlar, bilinç düzeyinde kendisini daha fazla donatmalı ve zihinsel donanımı pratikleştirmek için büyük bir emek ve çaba içerisinde olmalıdırlar. Yerel yönetimlerde de eşbaşkanlığın hukuki zeminleri aranmalı ve bunun mücadelesi verilmelidir. Seçimlerle birlikte bunun çok köklü ve çok kapsamlı meşruiyeti oluşmuş durumdadır. Bu meşruiyeti esas alarak, yerel yönetimleri daha da derinleştirme ve güçlendirme temel bir beklenti oluyor. Yani bir nevi yerel yönetimlerden çok güçlü halk meclisleri ortaya çıkabilir. Her belediyenin bu temelde daha şeffaf, halkı daha da katan, katılımcı, demokratik bir temelde meclisleşmeyi esas alması gerekiyor. Bu bir anlamda yerelin kendi parlamentosunu oluşturma oluyor. Bu yönlü güçlü bir temel de oluşmuş durumdadır.

Yerel yönetim çalışmalarına kadının aktif katılımı nasıl bir etkiye yol açacak? Bu konuda kadın belediye eşbaşkanlarından beklentileriniz nelerdir?
Yerel yönetimler ve demokratik özerkliğin inşası konusunda işin siyasi boyutları olmakla birlikte, biraz daha toplumsal ayaklara oturtulması çok önemli. Yerel yönetimler anlayışında, demokratik özerkliğin gerçek anlamda bir demokratik modele evrilmesindeki boyutları, aslında siyasetin tüm toplumsal boyutlara vardırılması, herkesin biraz daha demokratik ölçülerde öz katılımını sağlayabilmesi kadının öncülüğüyle olacaktır. Bunun önü açılmıştır ve daha fazla etkili olacaktır. Kuşkusuz yerel yönetimlerde değil, hangi sahada olursa olsun, sadece erkeğin yürüttüğü hiçbir sistem gerçek anlamda demokratik bir sisteme evrilemez. Eşit düzeylerde karar ve iradenin ortaya çıkması, sadece erkeğin yürütebileceği bir sistem değildir. Hatta erkek egemenlikli bir sistemle, erkek zihniyetiyle yürütülecek bir çalışma değildir. Dolayısıyla kadınla, kadın aklıyla gerçekleştirecek demokratikleşme ve bunun toplumsal ayaklarının yürütülmesi, önümüzdeki süreç açısından yerel yönetimler anlayışına da yepyeni bir ruh ve esin kaynağı olacaktır. Bu anlamda demokratik özerklik modelinin tam anlamda zihniyet kalıplarının oturtulması ve zihniyet kazanması kadın eşbaşkanlarının rolünü oynamasıyla olacaktır.
BDP’nin de bu konuda tecrübeleri var. Kadın ağırlıklı belediyelerin oluşum pratiklerine sahip bir parti. Wêranşar, Gever, Dêrsim gibi alanlarda yerel yönetimlerde deneyim ve tecrübenin oluştuğunu söylemek mümkün. Fakat bu şimdi çok daha sistemli, eşit düzeyde bir karar, irade ve sistem gücü olarak gelişiyor. O anlamda kadın eşbaşkanların hem meclisler düzeyindeki kadın katılımını hem de kendi içerisindeki ortak planlama, ortak politikalar ve uygulamalara gitmesi çok önemli. Karşılıklı tecrübelerinin denenip, sınanan noktalarda ortaklaştırılması ve gerçekten kadın renginin ortaya çıkması bunun güçlü formüllere, ifadelere kavuşması açısından, böylesine özgün bir kadın belediyecilik anlayışının da örgütlendirilip oturtulması gerekiyor. Yani şimdiye kadar oluşmuş olan tecrübelerin biraz daha sistemli, çok daha planlı ve örgütlü uygulamalara geçilmesi gerekiyor. Tabii bu sadece Kürdistan açısından değil, Ortadoğu bölgesi açısından da kadın renginde çok daha demokratik bir yaşamı ortaya çıkaracaktır. Bu açıdan kadın eşbaşkanların kendi öncülük misyonunu, rollerini iyi görmeleri, değerlendirmeleri ve büyük bir özgüvenle bunu sistemli bir şekilde oturtmalarına yönelik olarak beklentiler vardır. Hepsini tekrardan kutladığımı da ifade etmek istiyorum.

Türk Başbakanı Erdoğan’ın balkon konuşmasını nasıl yorumluyorsunuz?

AKP ortaya koymuş olduğu hedefe ulaştığını sanıyor. Fakat önemli bir oy kaybına uğradığı da bir gerçektir. Tabii bu cemaatle çelişkilerinin bir sonucu olabilir. Zaten CHP varlık gösteremedi. Bu saatten sonra CHP ana muhalefet gücü olarak görünmeyecektir. Sözümona liberal demokrat olan kimliği iyice yıprandı. Türkiye siyaseti bu haliyle iflas etmiş durumdadır. Eğer AKP’ye hala bir rol biçiliyorsa, bunun çözüm süreciyle bağlantıları vardır. Şimdiye kadar cenazelerin gelmemiş olması, ateşkes sürecinin hala devam ediyor olması ve çözüm beklentilerinden kaynaklı böyle bir gerçeklik var. Yoksa bu denli yolsuzluğa bulaşmış, bu denli kirli yöntemlere, kirli siyasete bulaşmış olmasından kaynaklı birinci parti olarak çıkabilmesi başka hiçbir durumla izah edilemez.
Aslında Erdoğan ve hükümetinin kendi gerçekliğini iyi değerlendiremediği, balkon konuşmasından da anlaşılıyordu. Görünen odur ki aşırı iktidar hırsı ve diktatörleşme eğilimi hala gelişebiliyor. Hala tehdit ediyor, kutuplaşmaya itiyor. Tek devlet, tek vatan, tek dil, tek millet deyimleri, çözüm sürecine ciddi ve samimi yaklaşmadığını ortaya koyuyor.
Çözüm sürecini daha fazla ertelemenin, zamana yaymanın bir gerekçesi olamaz. Bu konuda da halkın duyarlı olması lazım. Çok güçlü demokratikleşme ruhu ve seferberliğiyle, Kürdistan’da gelişen eylemsellikler devam edecektir. Bu seçimde oluşan seferberlik ruhunun hiçbir şekilde durmaması gerekiyor. Asıl hedef; demokratik çözümün ilerletilmesi olmalıdır. Bu anlamda demokratik barış sürecini zamana yayma, gerekçeler göstererek daha da diktatörleşen bir AKP değil, tersine gerçekten demokratik adım atma, çözüm geliştirme, müzakerelerin olması noktasında adım atacak bir sürece evrilme, bunun için demokratik mücadeleyi sürekli ayakta tutma ve bir baskı oluşturma olmalıdır. AKP Hükümeti, cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar bu süreci zamana yaymayı, dolayısıyla çözüm sürecine olan desteği arkasına alarak yeniden iktidar endeksli, hegemonik bir güç olmayı hedeflemektedir. Böyle bir durum asla kabul edilmemelidir.

Bu konuşma Rojava direnişine ne şekilde yansır?

Suriye’ye yönelme planı öyle yabana atılacak bir plan değildir. Ses kayıtlarından bu durumun ciddi ciddi tartışıldığı ortaya çıkıyor. AKP’nin bu planı devreye koyması herkesten önce onun sonunu getireceği açıktır. Diğer yandan da sadece Türkiye’yi değil, bölgeyi de çok ciddi bir kaosa sürükleyeceği bilinmelidir. Bu noktada kaybedecek olan kesinlikle Türkiye olacaktır. Kazanan ise Kürdistan ve Kürt halkı olacaktır. Çünkü Kürt halkı, kendi özerk sisteminin inşasını güçlendiren adımları böylesi bir yönelim karşısında daha da hızlandıracaktır. Seçimlerin ortaya çıkardığı sonuçlar Kürt halkının da buna hazır olduğunu, kendi öz yönetim sistemini, kendi demokratik sistemini inşa etme noktasındaki kararlılığı da göstermiştir. Kürt halkı bunun için iradesini ortaya koymuştur. Böylesi bir plan ve bunun pratikleşmesi, mevcut Türkiye’yi sadece biraz daha küçültüp Anadolu’ya sıkıştıracaktır. Yine Türkiye toplumu çok büyük bir kaosa sürüklenecektir. Yoksa Kürdistan açısından tamamen Rojava ile ortak kendi iradesini, kendi geleceğini belirleme, kendi öz sistemini inşa etme anlamına gelecektir. Bunu daha da hızlandıracak, daha devrimsel sürece evriltecektir. Ve Kürt halkı da buna hazırdır. Yani o açıdan böyle bir politika, böyle bir hedef varsa da bu Türkiye açısından bir macerayı ifade etmektedir. Buna ne uluslararası güçler bu haliyle izin verecektir ne de bölge halkları bunu asla kabul etmeyeceklerdir. En başta da Türkiye halkı bunu kabul etmeyecektir. Kırk yıldır savaş içerisinde çatışmalı bir yapıda günümüze kadar gelen bir halk, bunu kabul etmeyecektir. Hatta seçim sonuçları, artık bu topraklarda demokratik çözüm ve barışın gelişmesine yönelik bir irade beyanını ortaya çıkartmıştır. Sadece Kürdistan açısından değil, Türkiye açısından da öyle olduğunu düşünüyorum.

Özgürlüğe kadar sürecek
PAJK Koordinasyon Üyesi Esma Semsûr, Avrupa’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü hedefleyen ve 93 haftadır devam eden kampanyaya ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. “Önderliğimizin özgürlüğünü hedefleyen kampanyalar, o özgürleşene dek devam edecek” diyen Semsûr, bütün siyasal hedefler, bütün perspektiflerin bu konuya kilitlendiğini söyledi. Kürt halkının kendi özgürlüğünü önderlerinin özgürlüğünde gördüğünü tüm dünyaya duyurduğunu kaydeden Semsûr, devamla şunları söyledi: “Avrupa’daki nöbet eylemi uzun bir süredir devam ediyor. Zorlu hava şartlarına rağmen, her koşulda süreklileşen ve kesinleşen bir eylemsellik süreci oldu. Bu gerçekten kutlanması gereken bir durumdur. Ayrıca Önderliğimizin özgürlüğüne kadar devam edecek bir eylemselliktir.
Aynı zamanda 15 Şubat’ta başlatılan imza kampanyası için hedefe ulaşmak gerekiyor. Ama bunlarla birlikte bu sürecin hem eylemlilik olarak hem de yöntem olarak daha zengin ve giderek daha radikalleşen bir eylemsellik sürecine bürünmesi gerekiyor. Böyle bir  süreç gelişirse, bu demokratik çözüm sürecini de ilerletecektir. Bu aynı zamanda Önderliğimizin özgürlüğüne de bizi adım adım ulaştıracaktır. Dolayısıyla, tüm halkımızın, başta da kadınların ve gençlerin bu süreci Önderliğimizin özgürlüğüne kilitlenerek karşılaması, hiçbir manipülasyona izin vermeden, kendisini bu noktada kilitlemiş bir eylem gücüyle ortaya koyması gerekiyor.
Önümüzdeki süreç, Önderliğimizin özgürlüğünü hedefleyen çok kapsamlı bir eylemsellik süreci, bir demokratikleşme süreci olacaktır. Dolayısıyla çok daha güçlü bir şekilde, radikal bir taleple kendi öz eylemsellik sürecini daha da geliştirmesi gerekiyor. Önderliğimizin imajını zedelemeyi hedefleyen, barışın ve çözüm sürecinin mimarı olarak görmeyen ve direkt Önderliğimizi hedefleyen kirli yaklaşımlar oldu. Bu anlamda halkın böyle kirli oyunlara hiçbir şekilde pirim vermemesi ve anında cevap vermesi gerekiyor. Halkımız sonuna kadar Önderliğini sahiplenmelidir. Bu aynı zamanda geleceğimizi, kendi öz varlığımızı, demokratik barış sürecini sahiplenme olacaktır.”


DÎCLE ARYA/BEHDÎNAN