
Birkaç saat içinde başarısız olacağı anlaşılan bu darbe girişiminden sonra Türkiye’de olağanüstü hal (OHAL) rejimine geçildi. Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım, ilan edilen bu olağanüstü hal rejiminin ‘paralel devlete’ karşı ilan edildiğini belirterek temel hak ve hürriyetlerde herhangi bir kısıtlamaya gidilmeyeceğini belirtti. Ancak sonraki uygulamalar, böyle gelişmedi.
Darbeden sonra hemen hemen bütün kesimler, darbe girişimini eleştiren açıklamalar yaptı. Devletle savaş halinde olan PKK bile darbeden sonra 4 gün boyunca tek bir eylem yapmadı. Mecliste grubu bulunan üç parti, darbe girişimini kınayan ortak bir miting düzenledi. Bu mitinge HDP davet edilmedi. Ancak HDP de ayrı mitinglerle darbeye karşı olduğunu deklare etti.
İlerleyen zaman diliminde alınan tedbirlerin sadece ‘FETÖ/PDY’ye yönelik olmadığı görüldü. Giderek Kürtlere ve özellikle radikal sol kesime yönelik bir takım antidemokratik tutumlar geliştirildi. Yazının bu kısmında, sergilenen hak ihlalleri ile ilgili kısa bir hatırlatma yapmak gerekirse şunlar belirtilebilir:
GÖREVDEN UZAKLAŞTIRMA VE TUTUKLAMALAR
Olağanüstü hal rejimine geçilmesinden sonra öncelikle kamu kurumlarında bulunan çok sayıda kişi, FETÖ/PDY üyesi oldukları gerekçesiyle soruşturmaya tabi tutulmadan görevden uzaklaştırıldı, bir kısmı ise tutuklandı. Şimdiye kadar tutuklananların sayısının 20 bin, görevden uzaklaştırılanların sayısının ise 100 bin civarında olduğu rapor ediliyor.
Ancak bu görevden uzaklaştırmalar, FETÖ/PDY ile sınırlı kalmadı. Sonra sol tandanslı bir öğretmen sendikası olan Eğitim-Sen’e bağlı 11 bin 302 öğretmen açığa alındı. Bu sendikanın ülke genelinde 100 binin üzerinde üyesi olduğu belirtiliyor. Ancak açığa alınan bu öğretmenlerin 9 bin 400’ü Kürt illerindeki Eğitim-Senlilerden oluşuyor. PKK ile ilişkili oldukları gerekçesiyle uzaklaştırılan bu öğretmenlerle ilgili herhangi bir cezai ya da idari soruşturma yürütülmeden uzaklaştırma yapıldı. Bu da bu öğretmenlerin sırf Kürt oldukları için atıldıkları kanaati oluşturdu.
Görevden uzaklaştırılan öğretmenlerin dağılımı şöyle oluştu:
- Diyarbakır: 4 bin 313
- Mardin: 1.780
- Batman: 946
- Van: 733
--Dersim: 504
- Adıyaman: 466
- Urfa: 462
- Elazığ: 99
- Bitlis: 97
(Toplamda 9400 kişi [Uzaklaştırılanların %83’ü])
GÖZALTINDA VE CEZAEVLERİNDE İŞKENCE İDDİALARI
Bu süreçte darbe girişimi gününden başlamak üzere polis tarafından gözaltına alınan kişilere işkence ve kötü muamele yapıldığı iddialarında hızlı bir artış gözlendi. Cezaevi koşullarının kötüleştiği rapor edildi. Gözaltından çıktıktan sonra çok sayıda kişide darp izleri, psikolojik işkence belirtileri, cinsel taciz emareleri görüldü.
TELEVİZYONLARA YÖNELİK HAK İHLALLERİ
Darbe girişimi sonrası Gülen Cemaati’ne yakın olduğu gerekçesiyle çok sayıda TV kanalı ve gazete kapatılarak kamulaştırıldı. Girişimin sadece bu yapıya ilişkin kalacağı beklenirken radikal sol harekete ve Kürt hareketine yakın TV ve gazetelere yönelik kapatmalar da yaşanmaya başladı. TV kapatma işlemleri sadece bununla sınırla da kalmadı. Bilindiği üzere Türkiye’de şu anda Sünni/Müslüman bir iktidar bulunmaktadır. Alevi kesimin ise sürekli baskı altında tutulduğu bilinen bir şeydir. Bu bağlamda Alevilere yönelik yayın yapan birkaç TV kanalı da kapatıldı. Öyle ki, 3-7 yaş arasındaki Kürt çocuklarına yönelik yayın yapan ve temel amacı Kürt çocuklarının Kürtçe öğrenmesi olan Zarok TV adındaki çocuk kanalı da kapatıldı. Dünyada 40 milyon, Türkiye’de ise 20 milyon kişinin konuştuğu Kürtçe dilinde eğitim ve öğretim yapılmasına ise halen izin verilmiyor.
HDP’Lİ MİLLETVEKİLLERİNİN DOKUNULMAZLIKLARININ KALDIRILMASI
Türkiye’de milletvekillerinin kürsü dokunulmazlıkları bulunmaktadır. Buna göre hiçbir milletvekili söylediklerinden dolayı yargılanamaz. Haklarında yürütülen soruşturmalar ise milletvekilliğinin sonuna kadar ertelenmektedir. TBMM toplanarak 59 milletvekili bulunan HDP’nin 53 milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırdı. Bugünlerde ise bu milletvekillerinden bazılarının tutuklanacağı yönünde bir beklenti oluşturulmuş durumda.
BELEDİYE BAŞKANLARININ TUTUKLANMASI
Son aylarda Kürt bölgelerinde belediye başkanlığı yapan yirminin üzerinde kişi tutuklanmış durumda. Tutuklama gerekçesi olarak gösterilen tek şey ise bu belediye başkanlarının sivil bir talep olarak ileri sürdükleri öz yönetim/özerklik talebi. Belediye başkanları, Türk Ceza Kanunu’nun en ağır maddesi olan ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası almakla tehdit ediliyor. Türkiye’de bu maddeden ceza alan kişiler, kesintisiz 36 yıl boyunca cezaevinde kalmaktadır.
‘BELEDİYELERE KAYYUM’ MESELESİ
TARİHSEL BOYUTU (KISACA)
1500 yılının başlarından beri Kürt bölgeleri, Osmanlı Devleti’ne bağlı bir nevi özerk statüde bulunuyordu. İdris-i Bitlisi isimli bir Kürt beyinin yapmış olduğu anlaşma sonrasında Kürdistan Vilayeti, bölgedeki aşiret liderleri ve beylikler aracılığıyla yönetilmekteydi. Böylece Kürt illeri iç işlerinde bağımsız iken merkezi iktidarın da hem denetiminde hem de ona bağlı idi. 1789 Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilik akımı ve sonrasında Osmanlı’nın sürekli toprak kaybederek küçülmesi üzerine 1800 yılından itibaren Kürdistan bölgesinde uygulanan özerk yönetim giderek daraltılmaya ve katı merkeziyetçi bir niteliğe dönüşmeye başladı. Bu durum ise Kürtlerin isyanıyla karşılaştı. Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, PKK hareketini ‘30. Kürt isyanı’ olarak nitelendirdi.Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihi olan 1923 yılından beri ise çok daha katı bir merkeziyetçi yönetim uygulanmaktadır. İstisnasız bütün Kürt illeri merkezden atanan yöneticiler aracılığıyla yönetilmektedir. Yaklaşık 15 yıl öncesine kadar Kürt sözcüğünün telaffuz edilmesi bile hapis cezası almayı gerektiriyordu. Türkiye Anayasası’nın 66. Maddesi, ülkede yaşayan bütün vatandaşların Türk olduğunu kabul eder. Buna göre Türkler dışında başka bir etnik yapı bulunmuyor.
Kürtlerin temel hakları ve bir nevi özerklik talebiyle siyaset sahnesine çıkan HDP çizgisi, bu ortamda oylarını arttırdı. Halkların kardeşliği sloganını yücelterek merkezi yapının gevşetilmesini ve yerel yapıların güçlendirilmesi ile birlikte ana dilde eğitimi hedef olarak belirleyen bu siyasi hareket, son seçimlerde hemen hemen tamamı Kürt illerinde olmak üzere 100’ün üzerinde belediyeyi seçimle kazandı ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yaklaşık 20 ilde birinci parti pozisyonuna geldi. Ayrıca Türkiye parlamentosunda bulunan toplam 550 sandalyeden 59’unu elde etti. Adeta iptal edilen bir önceki seçimde ise 80 sandalye kazanmıştı.
KAYYUM ATAMALARININ HUKUKİ (OLMAYAN) GEREKÇELERİ
Hükümet bir kararname ile Demokratik Bölgeler Partisi’nin kazandığı belediyelere kayyum ataması gerçekleştirdi. Böylece Kürtlerin seçimle kazandığı belediyeler, olağanüstü hal rejim döneminde çıkarılan ve ismi Kanun Hükmünde Kararname (KHK) olan ama aslında hükümet kararından başka bir şey olmayan bir düzenleme ile geri alınmış oldu. Bu karar, bütün hukukçular tarafından hukuka ve demokrasiye aykırı bir karar olarak kabul ediliyor. Çünkü seçimle kazanılmış bir belediye, rakip partinin tek başına hükmettiği bir hükümetin kararıyla tekrar geri alınmış oluyor. Bu yöntemle şimdiye kadar 30 belediyeye kayyum atanmış bulunuyor.
Hükümet, bu belediyelerin bazı personelinin, belediyenin bazı iş makinalarını PKK’ye kullandırdığını ve belediye gelirlerini örgüte gönderdiğini iddia ediyor. Halbuki bu iki iddia da henüz bir mahkeme kararı ile ispatlanmış değil. Kaldı ki hukuki olan durum şöyle olmalıydı:
* Birinci iddia ile ilgili olarak: Eğer belediye araçlarını örgüte kullandırdığı iddia edilen kişiler varsa öncelikle bu kişiler hakkında cezai soruşturma başlatılmalıydı. Kaldı ki, henüz bir yargı kararı olmasa da, bu iddia ile hakkında soruşturma başlatılıp tutuklanan kişiler bulunuyor.
* İkinci iddia ile ilgili olarak: DBP’nin seçimle belediyeleri kazandığı günden bugüne kadar hükümet sürekli olarak ve çok yoğun bir şekilde belediyeleri müfettişleri aracılığıyla denetlemektedir. Yapılan bütün bu denetimlerde bugüne kadar belediyelerin örgüte para aktardığına ilişkin herhangi bir somut delile ulaşılmış değil.
Hükümet, hukuka aykırı olduğu hemen hemen bütün hukukçular tarağından kabul edilen bu gerekçelerle seçimle kazanılmış belediyelerin yönetimini alarak emrindeki kişilere vermiştir. Bu kayyum atamalarından kısa bir süre önce yapılan anketlerde ise, halkın örneğin Van İpekyolu Belediyesi’nden memnuniyeti yüzde 74 oranındadır. Bu da kayyum atamalarının halkın ve seçmenin iradesine rağmen yapıldığının açık göstergesidir. Böylece hükümet, seçimle hiçbir zaman geri alamayacağını çok iyi bildiği belediyeleri kendi kararıyla hukuka ve anayasaya aykırı bir şekilde ele geçirmiş bulunuyor.
KAYYUMLAR ARACILIÐIYLA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİNİ ELE GEÇİRME GİRİŞİMİ
Van ili, Büyükşehir Belediyesi statüsündedir. Biri Büyükşehir Belediyesi, 13’ü ilçe belediyesi olmak üzere toplam 14 belediye bulunmaktadır. Bu belediyelerin 12’sini DBP, 2’sini ise AKP (hükümet eden parti) seçimle kazanmıştı. Bu ilçelerden DBP’nin kazandığı en büyük 4 belediyeye kayyum atanmış bulunuyor. Atanan kayyumlar ise hükümet tarafından atanmış bulunan ve merkezi idarenin emrinde çalışan kaymakamlardır. İşte bu kaymakamlar, bu kez uzun namlulu silahlı korumalar aracılığıyla Van Büyükşehir Belediye Meclisi toplantısına katılma girişiminde bulunmuşlardır. Amaç, bu yöntemle kayyum ataması yapılmayan Büyükşehir Belediyesi’ni de ele geçirme isteğidir. Halbuki kayyumlar, KHK ile münhasıran ilçe belediyelerini yönetme yetkisi almış bulunuyorlar. Kayyumların bu girişimine karşı Büyükşehir Belediye Meclislerinin sivil ve hukuka uygun yöntemlerle gerçekleştirdiği mücadele, halen sürmektedir.
Netice itibarıyla; kayyum atamaları hukukçular tarafından kanuna uygun ancak hukuka ve evrensel hukuk normlarına aykırı bir uygulama olarak kabul edilmektedir. En önemlisi ise şudur: Kayyum ataması yapılarak seçmen iradesi yok sayılmakta ve serbest seçimlerle kazanılmış belediyeler, hükümet kararıyla geri alınarak yine hükümetin emrinde çalışan kişilere teslim edilmektedir.
SONUÇ
Türkiye’de devletin yine demokrasiden uzaklaşarak hak ve özgürlükleri ihlal etme yöntemini benimsediği görülmektedir. Devlet bir kez daha sivil siyasetin önünü tıkamaya çalışmaktadır. Ancak denenen bu yöntem daha önce denenmiş ve başarısız olmuş bir yöntemdir. 12 Eylül rejimi sonrası yaşanan antidemokratik tutumlar, Kürt hareketini büyütmüştür. Bunun ters etki yarattığını gören devlet, bu kez göreli bir serbestiyet ortamını denemiştir. Böyle bir ortamda ise HDP çıkış yaparak oylarını yüzde 13’lere çıkarmıştır. Peki hem baskı ortamında hem de nisbi özgürlük ortamında Kürt hareketinin sürekli büyümesini neye bağlamak gerekir? Hiç şüphesiz bunun en önemli sebebi, Kürtlerin taleplerinde haklı olmasıdır. Bu haklı talebe karşı yürütülen her türlü kirli politika ve baskıyı boşa çıkarmayı başaran, mücadeleci, yılmayan, direngen, örgütlü bir yapının olması ise başarıyı getiren itici güç olmaktadır.
Kürtler taleplerinde haklıdır. Kürtler mazlumdur. Kürtlerin bu haklı taleplerini savunmaktan başka bir şansı yoktur. Varlık yokluk mücadelesi veren Kürtlerin bu haklı davalarını kardeşlik hukuku içinde barışla taçlandırmaktan başka şansı da yoktur. Kürt hareketi, tarihinde en güçlü olduğu dönemi yaşamaktadır. Yaşanan tüm bu sıkıntılar, hak ihlalleri, açığa almalar, basına uygulanan yasak ve belediyelere kayyum atamaları, Kürtlerin moralini bozmamalıdır. Sıfırdan bu noktaya gelen bu halk, belli kazanımları elde ettikten sonra yaşadığı kayıpları bir mevzi kaybı olarak bile görmemelidir. Çünkü devleti idare eden AKP hükümeti, antidemokratik tutum geliştirerek aslında kendisi kaybetmektedir. Kısa zamanda kazanıyormuş izlenimine kapılan AKP, orta ve uzun vadede aslında kaybetmektedir. Darbe girişiminin arkasına sığınarak, darbeyle mücadele ettiği izlenimi yaratarak Kürtlerin analarının ak sütü gibi helal olan haklarını, haklı taleplerini nereye kadar bastırabilirsiniz?
ABDULBASİT BİLDİRİCİ /Avukat, Van Büyükşehir ve İpekyolu Belediyeleri Meclis Üyesi