
Antropolojide ilk öğretilenlerden birisi insanların kendilerini kırsal alanda kan bağıyla, kentsel alanlarda ise yer’lerle tarif ettikleri. İnsanlar yer’lerde oturur, yer’lerde yaşar ve kendilerini yer’ler üzerinden tarif ederler. Peki, Kürtler kendilerini hangi yer ile tarifliyorlar? Dört ülke ve dört coğrafyayla kendisini tarifleyen “birleşik millet yeri”nde mi? Milletin ve veya etnisitenin uzantısı olan Kurdî bir coğrafyada mı? Etnisitenin bir uzantısı olarak Avrupa’dan Kafkaslara uzanmış bir siyasi coğrafyada mı? Ortak geliştirilmiş halk kültürünün uzantısı olan parçalı ve kosmografik bir “her yer”de mi? Nüfus kağıdına, tapuya, mülke veya mezarlığa sahip oldukları yerlerde mi? Ulusal önderlerin zihinsel coğrafyasında mı? Hayatlarını özgürce sürdürüp kazanabildikleri yerlerde mi? Yoksa, bedeli ne olursa olsun ‘Ötekinin coğrafyası” olarak adlandırılan yerlerde mi? Yoksa “Direniş coğrafyaları’nda mı? Kürt savaşçıların giderek daha yaygın biçimde kendilerini yer’lerle tanımlayan soyadlar alması ile yerleşiklerin kendilerini giderek daha çok kan bağlarıyla tariflemesinin altındaki çatışmayı bu nedenle, yeni dönemin en önemli çelişkilerinden birisi olarak ele almak gerekir: Kürtler nerede oturacak? Soyadlarının gösterdiği siyasi haritaların adlarında mı, yoksa kan bağıyla tariflendikleri mekanlarda mı? Üçüncü bir uzamda, kosmografyada yaşamak nasıl mümkün olabilir?
Kürtlerin vatanı neresidir? Bu soruya yanıt aramak çok kolay değil, sadece dil ve kültür kalıplarıyla dahi pek çok farklılığın iyice tartışılması gerekiyor:
Yeniden tariflenen coğrafya, 21. yüzyıl siyasi hedeflerindeki devlet ve millet inşasını büyük bir şiddetle siyasi haritalara hapsetti. Artık en yüksek analiz dahi devletlerin coğrafyasından temel alıyor, en demokrat hareket dahi bir devlet/bir vatan uzamı olmadan düşünemez halde.
20.yy giderek artan hızda insanları millet nüfusuna, oradan da kentli mekanlara ve hatta izole kapalı alanlara hapsederek milleti de yeniden tarifliyor. Devlet, kendini çevreleyen sınırlarını muhtelif pazarlıklarla belirleyip, içinin dışının tarihini de güzelce yeniden yazdıktan sonra, sıra geldi içeriyi yeniden tariflemeye. Devletler 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sınır dışındakilerin hicranlı hayatlarını ibretlik göstererek sadece milleti yeniden ırkçı bir şekilde tariflemekle kalmıyor, dahası vatanı da yeniden sınırlandırıyor, sınırlarını da yeniden sabitliyor, duvarları yükseltiyor. Bu sınırın içindeki ve dışındaki her siyasi yapıyı, her sosyal oluşumu, her karşı koyuşu da kendini bu duvarla yeniden tariflemeye zorluyor. Çitlemenin sadece duvarlarla yapılmadığı aksine zihinleri ve kültür kalıplarını da dönüştürdüğü, kısırlaştırdığı bir zamandayız.
Sınırlar sabitleniyor, duvarlar yükseliyor, içerdeki millet de zihinsel ve kültürel olarak “tektip”leştiriliyor. Deyim yerindeyse, hapishanelerdeki tutsakların giymeyi reddettikleri “tektip” üniformayı, devlet sokakta hepimize tutsaklardan önce hem de, giydiriyor. Yeryüzünü bir kosmos olarak anlamaktan çıkmış bir Dünya yaşadığımız: Vatan, devlet sınırlarıyla haritalandırılıp arazi haline getirilirken komşusunun önünden kapacağı iki karış toprak için tahrayı ilk önce eline alan bizler; şimdi kendimizi arsalaştırılmış bir ticari hapishanenin ev sınırlarına hapsedilmiş bulduk. Nasıl karşı koyacağız? Bu yüzden “Kürtler nerede oturur” sorusu sadece Kürtler için değil, aslında hakikaten onlardan ziyade senin yeryüzünde varolabilmenin koşullarını irdelemenin sorusudur? Kürtler nerede otursun dilerdiniz siz bayım? Evlerinin içine mi çekilsinler, gettolara mı, yoksa zararsız kaldıkları yerlere mi? Kendi “vatan”larına gitmek istemelerini mi hoşgörüyle karşılayacaksınız, yoksa vatanın bir kısmında çıtları çıkmadan yaşamalarını mı? Kültürel bir mekan olarak kentlerin hafızasını kazıyarak oluşturduğunuz kentlerle övünürken şimdi karşımıza müteahhit kurbanı olarak çıktığınızda, mezarını kazıyarak cenazelerini çıkarttığınız Kürtleri nasıl dayanışmaya çağıracaksınız? Sizce Kürtlerin vatanı mezarlıkları mıdır? En son büyük dedenizin doğduğu evin kentsel dönüşümle deşilmesine siz göz yumduktan, değil mezarı hatırasını bizzat dağıttıktan sonra bu soruyu Kürtlere yöneltmenizin bir anlamı var mıdır? Kosmos’u kaybettik!
Sorular dilde doğar, sonra zihnimiz bunları evirir çevirir başka biçimlerde yeniden üretir. Dilin “vatan”a alışmasının geçmişi, altı üstü bir yüzyıldan azdır. Osmanlı’da da sultanın mülkünü belirten Memalük'ül Osmanlı deyişi birleştirici bir temel sayılana kadar türlü çeşit anlamla doldurulmuştur. Dahası Jöntürkler’in kulandığı anlamıyla vatan, ideolojik (mekansız) ve askeri bir terim olarak kelimenin kökenini hafızalandırır.
Vatan tanımının coğrafya kitaplarındaki içeriklendirilmesi üzerine yaptığım bir çalışmada “anayurt’ deyişinin 60’larda dahi pek kabul görmediğini bulgulamıştım. Dönemin ümmetçileri Osmanlı sınırlarını dahi küçümseyerek, kendi zihinlerinin belli belirsiz uzamlarını mülklerine katma itirazlarını peşpeşe sıralıyorlardı. “Yurt” kelimesi Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren en çok geçerli terimdi. Sonraları, 60’lı yılların darbecilerinin yüksek gayretleri de yurd’u, miletin ve devletin militer vatanına sabitledi: Her karışından verim ve kar sağlacağımız bir arsa, suyunu sıkıp çıkartacağımız bir tevarih-i safsata, “mezarının üzerinde tepineceğimiz bir define olarak vatan”ı geliştirdiler. Bunun üzerine 80 Cuntası “vatanı şedit emellerden korumak için toptan bir yokoluşa götürmenin dahi muteber sayılacağı” anlayışını yerleştirdi: Tabii bu arada Cunta’nın beş generali bu makbul vatanın güzide arazilerini kişisel servetlerine katmakta hiç beis görmüyordu: Tanıdık bir hikaye tabii ama, tarih tekerrür değildir. Tarihin tekerrür edeceğini söylemeye muktedir ırkçılar vardır.
Kürtlerin vatan tarifi nedir? Martin v. Bruinessen Soranice’de kullanılan dayîka niştiman teriminin, 20.yy’da dahi pek çok Kürt tarafından benimsenmediğini gösterir. Genel bir terim olan welat, Almancadaki lebenstraum ve Türkçedeki yurt sözcüğüne eşdeğer tutulsa da, asıl anlamı koçerin bir geceliğine veya kışlık olarak çadırını kurduğu yerin kapladığı alan anlamına gelir. Böylece yurt ve welat aslında aynı anlama gelir; konaklanan ve o zaman diliminde yerleşilen geçiciliğin kosmosu olarak aynı anlamda ifadelerdir. Kürtçe welat’ın homeland (anayurdu) ile aynı anlamda kullanılmasının tarihi çok eski değildir, en fazla 25-30 yıllık bir serüvendir.
Evet, zaman böyle! Bu nedenle zamanı geçici, mekanı da sabit kılma hastalığımız hem Kürtlerde hem Türklerde nüksetti. Kantçı bir zaman algısını hortlatarak gidiyoruz: Vatana sabit bir Yer ve Zaman okunu da onun üzerinden geçen bir evrimleşme olarak algılıyoruz. Bu tarife uymayan her durumu geçici olarak addetme hatamız var. Oysa Can Yücel vatanı bir kosmos olarak ne güzel tarif etmiş:
“Dinlensin diyedir gözlerimiz
Bu önümüzde açılıp giden manzara;
Bu dünya, yoruldu mu kuşlar konsun diyedir,
Ve tanrılar boşluktan bıkınca.” (Hayır-Can Yücel). Öyledir Dünya; bir haritalar bütünü, birbirinden farklı renklerdeki devletlerin teyellerle birbirlerine tutundukları bir araziler toplamı değildir, kosmostur.
Nietzsche, çağdaşları içinde belki de kosmosu en iyi tarif edenlerden birisiydi: “Ve "Dünya"nın benim için ne olduğunu biliyor musun? Sana kendi aynamdan göstereyim mi? Bu dünya: bu enerji canavarı, başlangıçsız, bitimsiz;
sabit, kendisini tüketmeyen, kendi kendisinden daha büyüğü ve küçüğü üretmeyen, demirden bir kuvvet büyüklüğü; ancak kendi kendisini de dönüştürendir;
bir bütün olarak değiştirilemez bir boyut, kaybı ve harcaması olmayan bir evdir, ama aynı zamanda bir artışı veya geliri olmayan bir evdir;
bir sınır olarak “hiçlik”le çevrelenmiş, ancak bulanık ya da boş gitmiş bir şey değil, sonsuz bir genişlik (hele) hiç değildir, ama aynı zamanda belirli bir güç (force) olarak belirli bir mekanda olmuş olandır, orada ya da şuradaki “boş” bir mekan değildir;
dahası güçlerin bir oyunu, güç dalgaları olarak, aynı zamanda hem biricik hem çok, burada artarken aynı zamanda orada azalan-dır.’
Friedrich Nietzsche, The Will to Power. (naçizane çevirimle).
Nietzsche’nin Dünya’sı bir kosmostur; harita, topografya ya da arsa değildir. Yeraltıyla, yerüstüyle, zamansızlığı ve o anıyla, ölümü ve hayatıyla, geçmişi ve geleceğiyle vatanın kendisidir. Sadece siklonlar, fırtınalar, savaşlar ve kuraklık olunca hatırladığımız ve büyük korkuya kapıldığımızda “geçecek bunlar” hayaline sığındığımız an, bizdeki o kosmosu yitirdik! Oysa hepimiz Kosmosun içinden geçeriz. Biz hani diyoruz ya o kosmosu, o dağların kilidini beraber kaybettik. Başka zamanlardan geçerken, başka güçlerle sınanırken, ama beraber kaybettik. Beraber bulabilir miyiz ki?