Türkiye'de dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar demokratik siyasetçi tutuklanıyor. Bu tutuklamalara meşruiyet kazandırmak için KCK’li gösteriliyorlar. Açıkça demokratik siyaset kriminalleştiriliyor ve illegalize ediliyor. Düne kadar silah bırakılsın siyasal alana dönülsün denilirken, bugün siyasetçiler tutuklanıyor. Bu tutum açıkça bir tasfiye harekatı tutumudur. 1992 yılında demokratik siyasetçiler ve bilinçli Kürtlere yönelik faili meçhul saldırın güncellenmiş halidir. Amaç aynıdır. Herhalde kendilerine göre suyu kurutup balığı öldürmek istiyorlar. 
Bu tutuklamalar bundan sonra da demokratik siyasetçilerin tutuklanacağını gösteriyor. Çünkü aranan suç değildir. Örgütlü ve bilinçli Kürt olması yeterlidir. Özellikle toplum içinde tanınan insanlar hedef alınmaktadır. Bu durumda demokratik siyasetle uğraşanların önemli bir kesiminde “tutuklanacağıma dağa çıkarım, Medya Savunma Bölgelerine giderim” diyenler çıkacaktır. İsmi bilinen, tanınan ve hedefte olanlar bu tercihte bulunabilir. Kuşkusuz demokratik siyaset alanı bırakılmamalıdır. Boşalan her bir yeri on Kürt yurtseveri doldurmalıdır. Demokratik siyaset alanı binlerce şehitle kazanılmış bir mücadele alanıdır. Ancak tutuklanma ihtimali olanların başka alanlara yönelmesi sadece mücadele mevzisi değiştirmek anlamına gelir. Türk devleti siyasi soykırım operasyonlarıyla demokratik siyasetçileri buna zorunlu kılıyor. Türk devleti sanıyor ki Kürtlerin sadece demokratik siyaset alanında mücadele etme imkanı var. Halbuki Kürtlerin en az on kadar farklı mücadele alanı tercih etme imkanları var. Bunu derken gerilladan söz etmiyoruz. Gerilla sadece Kürtlerin tercihlerinden biridir.
Bunları şunun için söylüyorum: insanlar bilerek neden cezaevine girsinler. Özgürlük için mücadele verenler özgürce mücadele edeceği alanları da tercih edebilirler. Bu aynı zamanda AKP hükümetine bir cevap olur. “Bizi avucundaki keklik sanma” mesajı verilir. AKP hükümetine verilen cevaplardan birisi her tutuklananın yerinin on kişi tarafından doldurulması olurken, diğer bir cevap da farklı mücadele alanları olabilir. Her halde tutuklanma ihtimali yüksek birçok BDP’linin bunu düşündüğünü tahmin etmek zor değil. Zaten bazıları “bize demokratik siyaset yolu tıkatılarak dağa çıkmamız isteniyor” diyor.
Bir zamanlar BDP içinde dağa çıkmaya gerek yok, demokratik siyaset alanı var, burada kalın denilerek gençlerin dağa gitmesi engelleniyormuş. Artık ne BDP içinde ne dışında bunu diyecek kimse olur.
Zaman zaman PKK'nin gerilla mücadelesi başlatma nedeni olarak “12 Eylül ağır baskı ortamı yarattı, bu nedenle gençler silaha sarıldı” denilmektedir. Kuşkusuz bunda kısmen doğruluk payı da vardır. Şimdi böyle diyenler gençlerin dağa çıkması ve gerilla savaşı vermesi konusuna ne diyecekler? Kim bu ortamda demokratik siyaset imkanı var diyebilir? Demokratik siyaset imkanı var, ama tutuklananlar KCK’lidir demek, aslında 1994 yılındaki faili meçhulleri onaylayan mantıkla aynı biçimde düşünmektir. 1990’lı yıllarda da insanlar “onlar PKK'ye yardım ediyor” denilerek öldürülmüştür.
Yandaş basındaki tescilli AKP kalemşorlarının “KCK silah bıraksın teslim olsun, hatta demokratikleşme PKK'nin silahından dolayı olmuyor” diyenlere bir şey demiyoruz. Onlar zaten kendi görevlerini yapıyorlar. Tabii ki onlar sorunun çözümsüzlüğünü devletin ve hükümetin Kürtleri bir toplum olarak kabul etmeyen, hala Kürtleri kültürel soykırım altında bitirmek isteyen tutumlarında bulmayacaktır. On yıllardır yapıldığı gibi PKK'yi suçlayacaklardır. Ancak Kürt siyaseti içinde yer almış Orhan Miroğlu’nun “PKK silah bıraksın, teslim olsun, Ankara’ya dönsün” sözlerine anlam vermek mümkün değil. Hem de binlerce siyasetçinin sadece demokratik siyasetle uğraştığı ve PKK karşıtlığı yapmadığı için tutuklandığı bir dönemde bunlar söyleniyor. Bu zihniyet “aslında AKP iyi niyetlidir, ama onlar akıllı durmadığı için tutuklanmıştır” demek istiyor. Ama bunu açıkça söylemiyor. Böyle söylerse demokratlık payesi çizilecektir.
PKK'nin alem edip, kulem edip Kandil’de kalmak istediğini söylemek ise büyük bir yalan ve iftiradır. Son 9 yılda AKP'ye şans tanıyan ve demokratik çözüm için her türlü fırsatı verenin Kürt Özgürlük Hareketi olduğunu biliyoruz. Neredeyse demokratik çözüm ve barış doğrultusunda adım atılması için yalvar yakar olduklarını konuyu yakından takip edenler bilmektedir. KCK Yürütme Konseyi Başkanı’nın Taraf’ta yayınlanan mektubunda da son yıllarda demokratik siyasal çözüm için nasıl gayret gösterdiği ortaya konulmuştur. Bu gerçeklere rağmen Orhan Miroğlu’nun bu tür değerlendirmeler yapması AKP hükümetinin askeri ve siyasi operasyonlarıyla Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezme politikalarına meşruiyet kazandırmaktadır. Arada sırada yarıma ağızla askeri ve siyasi operasyonlara karşı çıkmak hiçbir şey değiştirmiyor. Çünkü sonuçta esas olarak suçladığı Kürt Özgürlük Hareketi’dir.
Türkiye'de ne inkar ne asimilasyon son bulmuştur. Kuşkusuz mücadele ve dünya koşulları nedeniyle eski politikasını birebir yürütemiyor. Çok teşhir olduğu dil ve kültür alanında kısmi bir yumuşama yaparak eski politikasını sürdürmek istiyor. Gerçek budur. Bazılarının dediği gibi değişen Türkiye'yi anlamıyorlar, algılamıyorlar sözleri de bu yeni kültürel soykırım politikasını kabul ettirmenin dilidir.
Orhan Miroğlu’na göre kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yapan Başbakan iyi şeyler düşünüyor. Dünyada bu sözleri söyleyen tek bir kişi çıkmaz. Hitler ya da Mussolini olsaydı bile 21.yüzyılda bu sözleri sarf etmezdi. Başbakan'ın eleştirdiği hiçbir lider bu sözü söylemedi. Başbakan’ın bu sözleri bir sürç-i lisan değildi. Türk devletinin politikalarına boyun eğilmezse bunu da yaparız denilmiştir. Kaldı ki sözde de kalmamış, bir iki gün içinde polisler bu sözlerin gereğini yerine getirmiştir.
Orhan Miroğlu AKP mahfillerinden “aferin” almak için bu tür şeyler söyleyebilir, ama Türkiye gerçeği Miroğlu’nun algıladığı gibi değildir. Hayat bile böyle olmadığını her gün gösteriyor. Bunu her Kürt yurtseveri bile rahatlıkla görüyor. Orhan Miroğlu onurlu, adil, demokratik bir barış değil; teslimiyet çağrısı yapıyor. Miroğlu bir çağrı yapacaksa devlete ve AKP hükümetine yapmalı. Sorunu yaratan da çözümsüz bırakan da Türk devletidir. Başbakan’a Kürtlerin farklı bir toplum ve farklı ulus olduğunu anayasal güvenceye al; meclislerini ve özyönetimlerini tanı, anadilde eğitim ve çok dilliliği kabul et, tam örgütlenme ve düşünce özgürlüğünü sağla, dağdakiler de zindandakiler de demokratik siyaset içinde yer alsın çağrısı yap! Bunlar sağlandığı halde sorun çıkaran varsa birlikte karşı çıkalım.
Miroğlu birilerinin akıllısı olabilir, ama özgürlük savaşçılarının birilerinin akıllısı olma gibi sorunları yoktur. Onlara her zaman egemenler, sömürgeciler deli ya da başka sıfatlar takmışlardır. Zaten önemli olan egemenlerin, sömürücülerin, sömürgecilerin akıllısı olmamaktır. Zaten tarih içindeki tüm güzel değerler egemen güçlerin akıllısı olmayanların duruşlarıyla kazanılmıştır.
Kürtler her gün muhasebe yapıyor, ama Türk devleti hala köklü bir muhasebe yapmamıştır. Kürtlerin ulus-devletten vazgeçmesi önemli bir muhasebeydi, ama Türk devleti ve AKP ulus-devletten vazgeçmemiştir. Kürtler içinde muhasebe yapması gerekenler vardır. Onlar da hala devletin ve AKP'nin değirmenine su taşıyarak çözümsüzlüğü sürdürmesine hizmet edenlerdir.
Orhan Miroğlu esas olarak Taraf gazetesinde devletin derinlikleriyle ilişki içinde olanlara ve onların psikolojik savaş seslerine kulak veriyor. Şimdi bir de Kürt-Şia ittifakı üretmişler. Türk devleti her zaman kendisine düşman gördükleriyle PKK'yi ittifak içinde gösterme gayreti içindedir. PKK'nin İsrail tarafından nasıl desteklendiği çok yazıldı. Bizim bildiğimiz Kürt Özgürlük Hareketi’nin Kürtlerin çıkarlarından başka ittifakı yoktur. yüzünü Türkiye'ye dönen Kürt Özgürlük Hareketi’dir, ama Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmek için kapı kapı dolaşan ise AKP hükümetidir. AKP hükümeti daha düne kadar İran ve Suriye ile Kürt karşıtlığı politikası yürütüyordu. Öyle ki daha şimdiden Suriye’deki muhaliflerle Adana protokolünü yenileyerek Kürtlerin kazanım elde etmesini engellemek isteyen de Türk devletidir. Orhan Miroğlu ya ezbere konuşuyor ya da özel savaş merkezlerin ürettikleri haberlere inanıyor. 
Anlaşılıyor ki Orhan Miroğlu da Murat Karayılan yakalandığına ve pazarlık karşılığında serbest bırakıldığına inanmış. Şamil Tayyar da bunu yazıyormuş. Bu yalanı kitabına alan Şamil Tayyar’ın şimdiye kadar tüm yazdıkları da bu yalan gibi hayal ürünüymüş. Şamil Tayyar’ın da bu yalanla birlikte balonu sönmüş oluyor.
Bir iki cümle de Eser Karakaş için söylemek istiyoruz. O da Kavaklı karargahının olduğuna ve imha edildiğine inanmış. İşte Türkiye basını da yazarları da böyle! Birileri yalan söylüyor, diğerleri de inanıyor. Sanal Kavaklı zaferi Türkiye'nin üçüncü İnönü zaferi oluyor. Bunu da Sayın Eser Karakaş’a ithaf ediyoruz.