Eski bir İngiltere Dışişleri Bakanı, “Savaş askerlere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir” diyor. Şimdi bizim de “Siyaset tüccarlara bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir” dememiz gerekiyor. Ne yazık ki, günümüzde dünya siyasetinin Trump ve Erdoğan gibi tüccarlara kalmış olduğu da bir gerçek. Kuşkusuz bundan da en büyük zararı tarihin en kadim halkı olan Kürtler görüyor.

Erdoğan gibi biri ortaya çıkmış, “Rojava’daki Kürtleri yerinden sürüp o alanlara TOKİ binaları dikeceğim ve kaç milyon çeteyi buralara yerleştireceğim” diyor, fakat adeta kimseden ses çıkmıyor. Güya en fazla karşı çıkan Avrupa Devletleri oluyor; onlar da “Kürtleri ne hakla vatanlarından sürüyorsun” diyemiyorlar, ancak “Yapılacak binalara biz para vermeyiz” diyebiliyorlar. Yani birilerinin soykırım temelinde apartman dikme tutumuna, soykırıma karşı çıkarak değil de ancak paralarına sahip çıkarak cevap verebiliyorlar.

Yine Trump gibi bir tüccar ortaya çıkmış, “Biz dört yüz yıl Kürtleri koruyacağız sözünü vermedik, petrol kuyularını korumaya aldık” diyebiliyor. Şimdi Amerika’da Kürt soykırımını önlemek için değil de, petrol kuyularının güvenliğini sağlamak için Suriye’de asker bırakma konusu tartışılıyor. Demek ki Trump ve Erdoğan zihniyetine göre, Kürtlerin TOKİ binaları ve petrol kuyuları kadar bile değerleri yoktur! Bu zihniyet nazarında Kürtler karınca bile olamazlar, istendiği gibi ezilebilirler. Pes doğrusu! Dünyanın nasıl vahşi bir zihniyetin etkisi altında kalmış olduğu ortada.

Bilindiği gibi, 22 Ekim akşamı TC Devleti ile Rusya Federasyonu arasında ikinci Kürt soykırım belgesi de imzalandı ve şimdi herkes bunun ne anlama geldiğini ve nasıl uygulanacağını tartışıyor. Bu anlaşmanın ABD-TC arasında 17 Ekim akşamı yapılan soykırım anlaşmasının bir devamı olduğunda ve bu sürece giden yolu da ABD Başkanı Trump’ın 7 Ekim günü Kuzey-Doğu Suriye’den askerlerini çekme kararı ile açtığında herkes birleşiyor. Böylece ABD’nin Kürtlere bir kez daha ihanet ettiği söyleniyor. TV ekranları, geri çekilen ABD askerlerini taşlayan Kürt çocuklarının görüntüsünü yayınlıyor.

Kuşkusuz halklar açısından ABD’nin sicili çok bozuk ve görüntüsü fazla iyi değil. Bunu da Latin Amerika’da ve Küba’da, Vietnam’da ve Doğu Asya’da, Çin’de ve Kore’de, İran ve Türkiye’de, en son Afganistan ve Irak’ta halklara zulüm uygulayan güçlerin bir numaralı destekleyicisi olmaktan alıyor. Elbette ABD’nin Kürt karnesi de fazlasıyla kirli bulunuyor.

Gerçekten de hakkını çok fazla yemememiz lazım. Kürt sorunu denen kirli sorunun ortaya çıkartılışında ABD’nin birinci derecede sorumluluğu bulunmuyor. Hatta o dönemlerde Kürtlere yakınlık taşıdığı bile söyleniyor. Fakat ne zaman ki küresel hegemonik kapitalist sistemin jandarmalığı görevini üsleniyor, işte ondan sonra söz konusu sistemin yaratmış olduğu Kürt sorununun bir numaralı savunucusu ve Kürt soykırımının başta gelen uygulayıcısı olup çıkıyor.

Kuşkusuz durduk yere hiç kimseye hakaret edecek ve birilerini suçlayacak durumda değiliz. Yaşanan tarihsel gerçeklere bakarak bunları yazıyoruz. Örneğin Güney Kürdistan’da ağır katliam ve Enfallere yol açan 1975 Cezayir Anlaşmasında ABD’nin rolü neredeyse belirleyici düzeydedir. Güney Kürdistan’da yaptığı bununla sınırlı da değildir. Eylül 2017 referandumunun bu biçimde sonuçlandırılmasında da ABD’nin referandum karşıtı tutumu belirleyici rol oynamıştır.

TC Devletinin Kuzey Kürdistan’da yürüttüğü katliam ve soykırımın bir numaralı destekleyicisinin ABD olduğu tartışmasızdır. En azından 1950’den beri yaşanan gerçeklik budur. En son 9 Ekim 1998 tarihinden itibaren Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik uluslararası komployu örgütleyen ve yürüten de ABD’dedir. Tam 22 yıldır Kuzey Kürdistan halkı bu temelde tarihin en ağır zulümlerinden birini yaşamaktadır. Doğu Kürdistan’da ‘Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılması ve Şahlık diktatörlüğünün kurulmasında da ABD’nin rolü Sovyetler Birliği ile ortak düzeydedir.

İşte bunlara bakarak, insan Rojava Kürdistan’da yaşananları daha kolay anlayabilir. Tarihin en büyük özgür insanlık direnişine karşı faşist TC orduları Efrîn’i katlederken, “Orası Fırat’ın batısında” diyerek kılını bile kıpırdatmayan ABD gerçeğini aslında Rojava Kürtleri ile Kuzey-Doğu Suriye halkları daha iyi anlamalıydı. Çünkü aynı ABD, Rus ve Suriye uçakları tarafından İdlib vurulurken en başta karşı çıkıyor, ama “Orası Fırat’ın batısında” demiyordu. Efrîn’de Kürtlerin vurulmasına “Fırat’ın batısı” bahanesiyle ses çıkarmayan ABD, İdlib’de TC’ye bağlı El Nüsra ve ÖSO çeteleri vurulurken karşı durup bunlara sahip çıkıyordu.

Şimdi herhalde ABD gerçeği bir kez daha çok iyi açığa çıkıyor ve anlaşılıyor. Trump yönetiminin 7 Ekim günü askerlerini Rojava’dan çekerek TC saldırılarının önünü açmasının ne anlama geldiği herhalde çok iyi görülüyor. Neden Kürt soykırımına karşı en küçük bir tepki göstermediği çok daha net görülür ve anlaşılır oluyor. Petrol kuyularını koruruz, ama Kürtlerin soykırıma tabi tutulması bizi ilgilendirmez, sonu gelmeyen bu savaşın içinde olmayacağız, dört yüz yıl Kürtleri koruma sözü vermedik gibi sözlerin ne anlama geldiği net bir biçimde açığa çıkıyor.

Oysa Kürtlerin en azından çok önemli bir kesimi ABD’ye inanmış ve güvenmişler, ABD ile iş tutmuşlardı. Örneğin 2003 baharında Saddam Yönetimini yıkmaya yürüdüklerinde bugün canciğer oldukları AKP Yönetimi kendilerini yüzüstü bırakırken, kuzey cephesinin savaşını Kürtler üslenmişlerdi. Yine Avrupa ve Amerika’yı kavuran DAİŞ tehdidine karşı 11 bin şehit vererek direnen Kürtler olmuştu. Oysa bugün Trump’ın çok beğendiği Erdoğan Yönetimi, başta DAİŞ olmak üzere tüm terör çetelerinin hamisi konumundaydı. Üstelik Kürtler böyle bir tutumu, Kuzey Kürdistan’da ABD desteği ile TC’nin binlerce Kürt gencini katlettiği bir süreçte göstermişti.

Çok açkı ki, insanlık ve halklar karnesi kirli olan ABD’nin Kürt karnesi çok daha fazla kirli bir durumdadır. Elbette insanlık ve halklar gibi Kürtlerin de bu gerçeği hiçbir zaman unutmaması gerekir. Ancak ne var ki, yakın geçmişte Kürtler neredeyse bu gerçeği unutacaklardı. Referandum, Kerkük ve Efrîn olayları ve en son Rojava’nın TC saldırılarına açılmasına kadar, neredeyse Kürtler geçmişi unutacaklar ve yerinde olmayan bir ABD sempatisi edineceklerdi. Önemli bir kesimiyle zaten edinmişlerdi de.

Neyse, her şerde bir hayır vardır derler! Trump yönetiminin son kirli oyununda da mutlaka hayırlı bir şey bulunabilir. Peki nedir bu hayırlı şey? Çok açık ki, hiçbir olay ve tutum, Trump yönetiminin son yaptığı kadar, ABD’ye Kürtlerin kazandırdığı itibarı Kürtler ve insanlık nezdinde sarsamazdı. ABD’nin sahte dostluğunu hiçbir olay bu kadar açık ve anlaşılır bir biçimde ortaya koyamazdı. Hiçbir olay tarihsel gerçekliği bu denli hatırlatamazdı. Tüm kirli yüzüne rağmen Kürtlerin ABD’ye kazandırdığı kısmi itibarı hiçbir şey Trump’ın bu tutumu kadar yıkamazdı.

Belki askeri ve maddi planda Kürtlerin biraz kaybı olacak ve insanlık vicdanı biraz yara alacak, ancak bu durum emsali bulunmaz bir aydınlanmayı ve somut gerçeğe ulaşmayı sağlayacak. Bunu Kürtler açısından büyük bir ideolojik devrim olarak nitelemek yanlış değildir. Neredeyse insanın “Allah Trump’tan razı olsun” diyesi geliyor. Çünkü şimdiye kadar büyük bir sınıf kini ile sosyalizme ve Kürt Halk Önderine saldırıyordu, ancak onun nasıl yeminli bir Kürt düşmanı olduğu bu kadar bilinmiyordu. Şimdi bu gerçek de açığa çıktı ve herkesin önü aydınlandı. Aydınlanmak iyidir ve özgürlüğe yürüme gücü verir. Bu olup bitenler temelinde Kürtlerin ve tüm insanlığın daha güçlü bir biçimde özgürlüğe yürüyeceği kesindir.