Suriye’deki iç savaş iki yılını geride bırakırken, Baas rejimi silahlarını Kürtlere doğrultmuş durumda. Kürtlerin yoğun yaşadığı Halep’in Şêxmeqsûd (Şeyh Maksut) ve Eşrefiye mahallelerinden 29 Mart’ta Baas rejiminin tank, top, havan ve uçaklarla bombardımana tabii tutması yüzlerce, binlerce ailenin evlerini, işyerlerini bırakıp göç etmesine neden oldu.

Êfrîn’e gelen bütün yolların kesiştiği bir yerde kaldığım için göç edip gelenlerin gece gündüz demen hepsini görüyordum. Tabii ki Êfrîn’in içine gelenleri. Nahiyelerine direk gidenlerin birçoğunu da görmüyordum. Onların zulüm, tank, top, havan mermileri ile uçaklardan atılan kazan bombalarından dolayı göç yollarına düşüp gelenleri izlerdim. Yüreğim buruk, beynimde yüzlerce soruyla izleyip dururdum. Neden böyle diye bir soru şekillenirdi kafamda sürekli. Ve neden Kürtlerin payına hep göç düşüyor? Neden onlar hep evlerini, yurtlarını, topraklarını terk etmek zorunda kalıyorlar diye düşünüyordum sürekli.

Yılların gerisine götüren kareler...

Göç edenleri izlerken yılların gerisine uzanmadan edemedim. Çünkü yıllar önce benzer görüntüleri, Kürtlerin dramını anlatan görüntülere tanık olmuştum. Bu görüntülerle karşılaşınca eski görüntüler belleğimdeki yerinden fırlayıp yeniden gözlerimin önüne geldi. Ve bunlarla birleşti. Hepsi de hala ilk günkü tazeliğindeydi. Göçün acı yüzünü gösteren bu karelerde Halepçe’den göç edenlerin ve Kuzey Kürdistan’da yakılan köylerden zorla göçertilen köylülerin, insanların kareleri vardı. Beynimde bu kareler birleşiverdi anında. Çünkü hepsinde Kürtler vardı. Egemenleri tarafından yaşatılan zulümden kaçıp göç eden Kürtler vardı.
Medeniyetin orta yerinden Suriye’nin ikinci büyük kenti Halep’ten göç etmek zorunda kalan Kürtler, dünyanın gözü önünde göz göre göre yerlerinden, yurtlarından, evlerinden, işlerinde ediliyordu. Ama hala herkes sessizdi ve sağır sultanları oynuyordu.

Kürtlerin kampları…

Halep’in Şêxmeqsûd ve Eşrefiye mahallerinde göç ederek Êfrîn yöresine gelen on binlerce aileden 300’ünün barındığı Kefercanê kampına giderek yaşamlarını görmek, izlemek, eksikliklerini onların ağızlarından duyurmak için gittim. Kerfercanê bir köy. Köy, kıyısında güzel çam ormanları olan bir yer. Ormanlığının en güzel yerinde Baas rejimi tarafından İstihbarat sorumlusu Mahir Esed’in dinlenmeye çekilmesi için güzel bir kamp yapılmış. 19 Temmuz’da devrim gerçekleşince Rejimin askerleri kampı da bırakıp gitmişler.
Halep Şêxmeqsûd ve Eşrefiyeden göç edip gelenlerden yaklaşık 300 aile bu kamp yerleştirilmiş. Kimin için, ne zaman ve nasıl yapılmış olursa olsun adı kamptır. Ve şu an içinde yaşayanlar da evlerini, yurtlarını, iş yerlerini terk edip gelen ailelerdir. Kürtlerin payına hep göç ve bu kamplar düşmüş demekten alamıyor kendini insan. Kamp Êfrîn’den yaklaşık 20 Km uzaklıktadır. Evet birkez daha göçmen Kürtlerin kampına gidecektik, zoruma da gitse bunu kendime itiraf etmek zorunda kaldım.

Kefercanê Kamp minibüsü…

Kefercanê Köyü ve oradaki kampa otostop ya da Halep’e giden minibüslerle gidiliyormuş. Zaten kampa kimse giremezmiş. Hatta kimse çok yakınından bile geçemezmiş. Çünkü kapalı bölge gibi bir yermiş. Göçmenler Halep’ten gelip yerleştirildikten sonra şimdi artık Êfrîn garajından o kampa on dakika da bir servis minibüsleri kalkıyor. Minibüstekilerin hepsi Halep yani Şêxmeqsûd ve Eşrefiye’den göç edip gelenlerdi. Buruk, yürekleri incinmiş ve boyunları bükük duruyorlardı. Çocuklar, kadınlar solgun duruyordu. Neden olsa artık onlar göçmen ve bir kampta kalıyorlardı. Hatta hiçbir uluslararası insani kuruluşun kamp olarak kabul etmediği bir yerde kalıyorlardı.
Minibüstekilerin bakışları, davranışları, suskunlukları, ağzını bıçak açmıyordu halk deyimini doğruluyordu. Zorla da olsa kırk yaşlarındaki Ahmet Şêxo adındaki biriyle birkaç kelimelik bir şey konuşabildik. Ahmet Şêxo, Doğu Şêxmeqsûd’dan göç edip gelenlerden biridir. Evli dört çocuk babası. Doğu Şêxmeqsûd’da on beş makinanın çalıştığı bir dikim atölyesini işletiyordu göç etmeden önce. Şêxo “biz Şêxmeqsûd’un yerlilerindendik” diyerek şunları anlattı: “50 yıldır Batı Şêxmeqsûd’da yaşıyorduk. Ben, benden büyük ağabeylerim, ablalarım orada doğdu. Babam biz Batı Şêxmeqsûd’da ev yaparken orada sadece üç ev vardı. Bizim evimizde dördüncü ev oldu diye anlatırdı bize. Ama bu saldırılar ve savaş bizi elli yıllık evimizden etti. Evet biz buralıyız. Yani Êfrînli’yim ama ona rağmen şimdi göçmen durumundayım. Göçmenliğin beraberinde getirdiği sorunlara da yabancıyız. Daha önce yaşamadığımız bir olaydır. Bu beraberinde farklı duygularda yaratıyor insanda.”
Şêxo henüz yeni gelmiş olmalarına rağmen daha şimdiden işsizlik sorunu kendisini gösteremeye başladığının altını çizerek şunları söyledi: “Burada ne kadar kalacağımızı bilmiyorum. Onun için şimdi oradaki makinalarımı getirip burada bir yer açmak için uğraşıyorum. Çünkü biz emeğimizle yaşayan insanlarız. Bir ay çalışmasak aç kalırız. Aç kalmak, çocuklara bakamamak kötüdür. O yüzden yer açmak için uğraşıyorum. Ancak böyle çocuklarımıza, yaşlı anne ve babamıza bakabiliriz.”

Siyah kapıda Kürdistan…

Êfrîn’den yola çıktıktan sonra çok değil on beş dakika sonra kampın kapısındaydık.
Kampın büyük siyah iki kanatlı demir kapısı vardı. Kapının bir kanadı açıktı. Kapalı olan üzerine ise kargacık burgacık Latin harfleriyle KüRdİsTan yazıyordu. Aslında yaşadıkları yeri biliyorlardı ve nerede olduklarını da. Bu sözcük onların kim oldukları ve hangi topraklara ait olduklarının bilincinde olduklarını da anlatıyordu. Aynı zamanda gerçekleştirdikleri devriminde bilincinde olduklarını gösteriyordu.

Kapıdaki pompalı tüfekli nöbetçi

Kampın kapısında bizim kampın nöbetçisi olduğunu gösteren gencecik bir çocuk karşıladı. Çocuk olduğu konusunda yanılmamıştım. Çünkü adını ve yaşını sorduğumda söyledikleri izlenimimi doğruluyordu. Adı Heci Muhammed ve on beş yaşında olduğunu söyledi. Biraz ilerisinde ise iki orta yaşlı insan bir şeyler konuşuyordu.
Muhammed’e elindeki silahı sorduğumda şunları söyledi, “Biz kızgın ve her gün başımıza tank, top, havan mermileri ile uçak kazanlarının düştüğü bir yerden geldik. Ve bu savaş daha devam ediyor. Bu savaş ortamında kendi kampımızı korumak zorundayız. Okula gidiyordum. Göç ettikten sonra okulda kalmadı. Zaten en büyük sorunumuz şimdi odur. Yani okullar kapandı eğitim sorunlarımız başladı. Ne zamana kadar bu sürer bilmiyorum. Ayrıca kampın asıl nöbetçisi babamdır. Ben buraya babamın yanına geldim. Onun küçük bir işi çıkınca onun yerine ben şimdilik nöbet tutuyorum” diyerek aslında okullarının kapanmasının onda yarattığı boşluğu doldurma arayışlarını gösteriyor.

Sosin ve Nesrin…
Nöbetçi yani Muhammed’in hemen üst tarafındaki merdivenlere oturmuş bize bakan 12 yaşlarında iki kız çocuğuna, orada ne yaptıklarını sordum. Hiçbir şey yapmadıklarını söylediler. O zaman bize rehberlik edip, bizi kamplarını dolaştırabilir misiniz diye sorduğumda hemen merdivenlerden sekerek inip yanıma geldiler. Birinin adı Sosin diğerin ise Nesrin olduğunu söylediler. Onlarla tanıştıktan sonra kampı gezmek için merdivenlerden yukarıya doğru tırmandık. Yolda rehberlerimiz Sosin ve Nesrin’le sohbet ediyoruz. Yaşadıkları psikoloji, yaşamları, eksiklikleri konusunda.
Her ikisi de ağız birliği yapmışçasına “biz şimdi burada göçmen durumundayız. İnsanın evi gibi yok. Aslında burası da bizim evimiz yani ata, dede topraklarımız, yani ülkemiz ama yaşadığımız yer ve gerçek evimiz Şêxmeqsûd’da bırakıp geldiğimiz yerdedir” diyorlar. Göç etmelerinden dolayı ve yaşanılan savaştan ötürü okullarının kapanması onları bir boşlukta bırakmış. Bunun için bulundukları kampta Kürtçe dili eğitimi açılacak ikisini de onu bekliyordu. “Sadece biz değil, bizim gibi kampın diğer tüm çocukları bunu bekliyor” diyen Sosin ve Nesrin, en kısa zamanda dil dersine başlamak istiyoruz. Bu bir nebzede olsa okullarımızdan olmasının yarattığı boşluğu doldurur diyorlar.

Elektrik ve su sorunu…

Sosin ve Nesrin’le merdivenleri tırmanarak yolumuza devam ediyorduk. Kampın evleri tek odalı. Aslında burası tatil ve dinlenmek için yapıldığı için pek aile evine göre değil. Tek odalı yerlere yerleştirilmiş beş çocuklu, altı çocuklu aileler şimdilik burada yaşamak zorundaydılar. Yerlerinin darlığından şikayetleri yok. Ama su ve elektrik sorunu yaşamlarını etkiliyor. Altı çocuk annesi 68 yaşındaki Saad Muhammed Heci sorunları konusunda şunları söylüyor, “Göç edip geldik. Açıkta kalmamamız, başımızı koyacak bir yer bulmamız birçok sorunumuzu çözdü. En azından açıkta değiliz. Ama bu bütün sorunlarımızı çözmüyor. Suyumuz yok. Elektrik yok. Bu sorunlar Suriye’deki tüm insanların yaşadığı sorunlardır. 300 bin kişi civarında insan göç ederek geldik. Bu rakamı bir devlet kaldıramıyor. Türkiye’ye 12 bin Suriyeli gitti Türkiye dünyayı ayağa kaldırdı. Neden uluslararası insani kuruluşlar, BM bu konuda sessiz kalıyor. Kürt olduğumuz içindir. Sitemimiz, eleştirilerimiz onlaradır. Su, elektrik gıda yardımlarını onların yapması gerekiyor. Bunu yapmıyorlar. Halkımız elinden gelen her şeyi yapıyor. Kuzeyli, Güneyli, Doğulu dünyanın diğer yerlerinde yaşayan Kürtler ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak bu kadar oluyor.”
Elektrik ve su sorunu ileride beraberinde büyük sorunlar doğuracağına dikkat çeken Heci gerekçelerini şöyle sıraladı, “Şimdi havalar iyi. Ama ileride sıcaklar bastırdığında hastalıklar başlar. Şimdilik öyle bir şey yok. Buradaki yöneticilerimiz ellerinden geleni yapıyorlar. Su ve elektrik sorunumuzu çözmeye çalışıyorlar. Ama biz göç edip gelenler sadece burada yaşamıyoruz ki. Yüzlerce yere yerleşmişiz. Tüm yerlerin sorunlarını çözmeleri öyle kolay değil” diye konuştu.

Derinlere dalan genç kız…

Saad Muhammed Heci ananın evini geçip yolumuza devam ettik. Birkaç oda yukarıdakilerden birinin önünde oturmuş ateş yakmakla uğraşan, ama derin düşüncelere dalan bir genç kızı gördük. Belli ki başlarına gelenleri düşünüyordu. Ateş yakmayı da tam beceremiyordu. Her yeri duman kaplamıştı. Ne düşünüyorsun, niye öyle derine daldık diyerek yaklaştığımda kafasını kaldırıp bize gülümseyerek baktı. Ve “sonumuz ne olacak diye düşünüyorum. Böyle bir yaşama alışık değilim. Ben öğrenciydim. Okulumu bırakmak zorunda kaldım. Göç edip geldik. Tüp yok, elektrik yok, su yok, yokluklar içinde yaşıyoruz. Göçmenlik bu olsa gerek diyorum. Ve daha yeni yeni tanıyorum. Bu durum insanın psikolojisini de etkiliyor. Bunun sorumlusu bizi evlerimizden göçertenlerdir. Buradaki yöneticilerimiz bizim için ellerinden geleni yapıyorlar. Ama tüm sorunlarımızı çözmeye güçleri yetmiyor. Ve bazen keşke tank ve topların altında yaşamayı göze alsaydık da buralara gelmeseydik diyorum.”

İşsizlik en büyük sorun...

Köyün içinde biraz daha ilerleyince biraz alt tarafımıza düşen küçük bir meydanda birkaç kişinin biriktiğini gördük. Yanlarına gittik. Orta yere konmuş bir sandalyeye oturtulmuş bir gencin bir berber tarafından saçlarının traş edildiğini gördük. Ne o burada da işini yapıyorsun dediğimizde berberlik yapana, araya bir ana girerek, “Hayatımız alt üst oldu. Ne yaptığımızı, nasıl yaşadığımızı bilmiyoruz. O yüzden gençlerimizin hepsi geldiğimiz günden beri ne sakallarını, ne de saçlarını kestiler. Berberlik yapan şu an saç kesen git bir makine ile makas al gel gençlerin saçlarını kes dedik. O da dün gidip Êfrîn’den bir saç makinesi ile makas alıp geldi, bugün de gençlerin saçlarını kesmeye başladı” diye konuştu. Ana bir yandan bizimle konuşurken öte yandan da yemek yapma hazırlığını yapıyordu. Çocuklar etrafta fır dönüyordu.
Annelerinin eteklerine tutunarak etrafı izliyorlardı. Bazıları da hiçbir şey umurlarında değil, yaşadıklarının farkında bile değildi. Aynı ana “işte gördüğünüz gibi yaşadığımız felaketten hiçbir haberleri yok. Sadece oyun oynama imkanı buldukları için seviniyorlar. Oysa göçmenliğin onlara ne felaketler getireceğini bilmiyorlar” diyerek fır dönen çocukların gelecekleri için kaygılarını dile getirdi.
Aynı ana asıl sorunlarının bundan öte bir şey olduğunu belirterek şunları söyledi, “Biz buralara gelen insanların hepsi Halep’te emekleriyle yaşayan insanlardık. Bir gün çalışmasaydık o gün aç kalırdık anlamına gelirdi. Şimdi buraya geldik ve hiçbir iş yapmıyoruz. Çünkü burada yapılacak iş yok. Hepimiz birden işsiz kaldık. Ve önümüzdeki dönemde bizi en fazla etkileyecek şey işsizlik olacak” dedi.
Yerleştikleri evler tek odalı yerler olduğu için banyo ve tuvaletleri de yoktu. Dinlenme kampı olarak yapıldığı için banyoları yoktu. Tuvaletleri de ortak yapılmıştı. Buda kampın en temel ve can alıcı sorunlarından bir tanesiydi sadece. İnsanlar bu sorunları hiç ağızlarına bile almak istemiyorlar. Oysa yüzlerce ailenin yaşadığı ve binlerce çocuğu yaşadığı bir yerde bu en yaşamsal sorun oluyor. Günlük yaşamlarını örgütlemek için traktör, motorbisiklet ve her türlü aracı kullanıyorlar. Genelde yemeklerini ateşte yaptıkları için bu araçlarla ormanın içinden kurumuş dalları toplayıp getiriyorlar.
İki saatlik kamp gezimizi bitirip rehberlerimiz Sosin ve Nesrin’le birlikte çıkış kapısına kadar geldik. Arkamıza takılıp gelen onlarca çocuğa yüreğimizdeki kor ateşle ama yansıtmadığımız kor ateşle el sallayarak kamptan ayrıldık. Kampın dışına kadar bazı çocuklar çıkıp bize el salladı. Ama nöbetçiler onların daha fazla uzaklaşmasına izin vermedi. Bizde geldiğimiz yoldan geri döndük.

SEYİT EVRAN/HALEP