Barış İçin Akademisyenler Girişimi'nde yer alan Koç Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Erdem Yörük, artık Kürtlerin statüsünün tanınmamasının mümkün olmadığını belirterek, "Tarihten gördüğümüz şu ki; Kürtler örgütlü ve mobilize olduklarında, her açılım kapanım döngüsünden daha da güçlenerek çıkıyorlar. Kürtler sokakta süreç üzerinde baskı oluştururlarsa, şimdi yine kazanacaklar" dedi.

Sürecin demokratik zeminde vücut bulabilmesi adına 200'e yakın akademisyenin oluşturduğu Barış İçin Akademisyenler Girişimi, sürece olumlu ve somut katkıda bulunabilmek adına bir dizi etkinlik planladı. Girişimde yer alan Koç Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Erdem Yörük ile süreci ele aldık.

Kürt sorununun çözümü sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son üç ay zarfında, Türkiye geri dönülmeyecek şekilde değişti. Artık Kürtlerin statüsünün tanınmasının kaçınılmaz olduğu bir ülkedeyiz. Kürtler mücadele ettiler ve bunu kazandılar. Artık bir müzakere masasına oturuldu. Bu hiç bir şeyin sonu değil, gerçekten de yeni bir mücadelenin başlangıcı. Masada Kürt tarafı yapacağı diplomatik taktiksel adımların yanı sıra, belki de bunlardan daha önemlisi, sokak hareketlerinden güç bularak kazanımlar elde edecektir.
Sürecin kendisi zaten toplumsal hareketlilik ile başladı. Bence sürecin kırılma noktası açlık grevleriydi. Kürt tutsakların bu eylemi öyle bir siyasi basınç ve toplumsal mobilizasyon yarattı ki, AKP Hükümeti masaya oturmak zorunda kaldı. Gelinen nokta tabii ki uluslararası dengeler ve AKP’nin seçim planları ile de ilgili. Ancak Kürt halkının direnişi ve buna destek olan demokratik kamuoyunun baskısı asıl açıklayıcı parametredir. Zira buna benzer uluslararası ve seçim dönemlerinden daha önce de geçmemize rağmen buradaki farklılık Kürt hareketinin çeşitli araçlar vasıtası ile inisiyatifi ele geçirmesidir.

Hükümet, parlamentoyu değil kendisini muhatap göstererek yasal düzenlemeye yanaşmama eğiliminde. Sizce neden?

Burada iki faktör var:
- AKP Hükümeti “Kürtlere en az yasal hak nasıl tanırım da bu işi bitiririm” derdi içerisinde. Dolayısıyla kendisi için daha sonrasında bağlayıcı hale gelebilecek yasal düzenlemeleri yapmaktan kaçınıyor.
- Meclis'te yapılacak bir düzenlemede CHP ve MHP sürecin dışında ve karşısında duracağı için, inisiyatif AKP ve BDP arasında paylaşılacak ve bu da BDP’yi iyice güçlendirecek. Tek rakip olarak BDP’yi gördüğü için rakibinin elini güçlendirmek istemiyor.

Sürecin en önemli görülen yanı ise Akil İnsanlar. Ancak Hakikat Komisyonu da çözüm noktasında önemli bir gündem. Buna yaklaşımınız nedir?
AKP’nin süreci bir yıldan daha uzun bir süreden beri adım adım faklı senaryolar üzerinden planlamış olduğunu biliyoruz. Ancak, planları ne olursa olsun AKP, Kürt hareketinin stratejilerini ve uluslararası dinamiklerin seyrini kontrol edemiyor ve bunlar çok belirleyici unsurlar. Demek istediğim şu; sürecin sonucunda varacağımız nokta AKP’nin planladığı nokta olmayacak. Bizim tam istediğimiz nokta da olmayacak. O iki nokta arasında nereye varacağımız tamamen iki tarafın gücüne ve taktiklerinin akılcılığına bağlı olacak. Öcalan da bunu söylüyordu bence. Türkiye’deki durumun silah dışı araçlarla yönetileceği bir aşamaya giriyoruz. Sürece kısır bir şüphecilik ile bakmak bizi siyasetin dışına, AKP’nin kontrolüne itecektir. Sürece üretken bir şüphecilik ile bakmalı, her noktada müdahil olmalı ve sürecin istikametini değiştirmeye çalışmalıyız. Akil İnsanlar Komisyonu’na böyle bakmak lazım. İçerisinde birçok değerli insan var. Bizler Barış İçin Akademisyenler olarak Akil İnsanlar ile temas halindeyiz ve kendi uzmanlık alanlarımız doğrultusunda elimizden geldiğince onları beslemeye çalışacağız.

Başbakanın "silahlar sussun fikirler konuşsun" sözleri ve fikirlerini konuşturanların akıbeti paradoksu var. Binlerce siyasetçi, seçilmiş, bu yüzden cezaevlerinde. Bu ne denli samimi ve inandırıcıdır sizce?

Müzakere masasında alınacak her karar, anlaşmaya yazılacak her kelime, o an toplumsal alanda mücadele dinamiklerinde hangi tarafın daha kuvvetli olduğuyla belirlenecek. AKP de masada pazarlık gücünü artırmak için, Kürt tutsakları “rehine” olarak kullanıyor. Mesela kritik bir aşamada diyecek ki, o zaman ben birazını çıkarayım içeridekilerin. Sanki Kürtlere bir hak veriyormuş gibi yapacak bunu da. Ve ayrıca devlet süreç boyunca bir sürü benzer saldırı daha yapacak.

Barış İçin Akademisyenler Girişimi olarak yaklaşık 200 akademisyen bir deklarasyon yayınladınız. Nelerin yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Bir kere devlet “üzerine düşeni” yapıyor. AKP’nin derdi Kürtlere hak ettikleri insani ve siyasi hakları vermek değil, PKK’yi bitirmek. Eğer mesele güven ise onların bu konuda ellerinden geleni yapacağına güvenmek lazım. AKP, Kürtlere en az hakkı vererek PKK’yi nasıl bitiririmin stratejisini yapmakla meşgul ve barış süreci de onlar için bu demek. Bunun yüzde yüz farkında olarak, bizim için ise süreç, ne kökten reddedilecek bir kandırmaca, ne de bir barış müjdesi olarak görülmeli. Biz şu anda Kürtlerin 30 yıllık mücadelesinde sadece ve sadece yeni bir aşamaya geçtik. Bu mücadelenin de yeni enstrümanları ve taktikleri olacak. Örgütlü bir sokak hareketi bunun en önemli ayağı bence. Entelektüeller de bundan sonrası için bu halk hareketinin içinde, yanında, arkasında, her nerede istiyorlarsa artık yer almalılar, ama karşısında değil. Bundan sonrası aynı zamanda bir hegemonya mücadelesi olacak. Ben bir yazımda 2000’ler boyunca AKP’nin neo-liberal kapitalist hegemonya projesini bozan, onun altını oyan ana siyasi hareketin Kürt hareketinin merkezinde yer aldığı toplumsal muhalefet olduğunu belirtmiştim. Şu anda gerçekten yeni bir Türkiye kuruluyor, ama bu yeni Türkiye eskisinden iyi mi kötü mü olacak? Bunu belirleyecek olan Kürt hareketinin gücüdür, iradesidir, aydınların hegemonik rolüdür, gücüdür.
Bizim tarihten gördüğümüz şu ki, Kürtler örgütlü ve mobilize olduklarında, her açılım kapanım döngüsünden daha da güçlenerek çıkıyorlar. Bence eğer Kürtler sokakta süreç üzerinde baskı oluştururlarsa, şimdi yine kazanacaklar.

Anayasa süreci de var önümüzde. Anayasal anlamda çoğulcu, farklılıkları kucaklayıcı bir düzlemde ele alınmaması halinde ya da 1982 Anayasası'nda kimi rötuşlarla çağa uygun, demokratik kriterlere uygun bir anayasa yapılabilmesi mümkün mü?

Tabii ki değil, ancak bu da bir mücadele alanı. Herkes gibi, aydınlar da uzmanlık alanları doğrultusunda anayasa sürecine müdahil olmalı, demokratik bir anayasa için ezilenler, yoksullar, Kürtler, kadınlar sokağa dökülmeli. Sokak hareketleri her zaman ve her zaman muhalefetin elini güçlendirmiştir ve devletin elini zayıflatmıştır. Dolayısıyla da anayasa süreci hem siyasi parti düzeyindeki müzakerelerin hem kitle hareketinin etkisi altında olmalıdır. Ancak bu müzakereler sonucunda, bu aralar Türkiye solunda sıklıkla ifade edildiğinin aksine, ben Kürt hareketinin AKP ile daha muhafazakar ve otoriter bir rejim için bir pazarlık yapmayacağını biliyorum. Anlaşılması gereken şu: Barış müzakerelerini tanımı gereği savaştığınız kişiyle, yani düşmanınızla yaparsınız. Masaya oturmak her konuda anlaşılacak anlamına gelmiyor.

Peki AKP, önümüzdeki anayasa ve seçim sürecine bir yatırım olarak mı böylesi bir süreç başlattı? Çünkü seçimlerde AKP'yi zorlayan tek yer bölge. Burada da BDP, Kürt siyaseti ile bir mücadele yürütüyor AKP.
Olabilir, AKP’nin 50 bin tane motivasyonu olabilir. Ama bizim için bunlar tamamen siyaseten fırsatlar yaratır. Toplumu mobilize ederek buradan maksimum kazanımla çıkmak lazım. Bunları da maksimum derecede yazıya kanuna döktürmek gerekiyor ki, kalıcı olsun. Eğer AKP bunu seçim yatırımı olarak görüyorsa, BDP de seçimlerde maksimum oy kazanmak için süreci değerlendirmeli. Bakın BDP süreci çok sağlıklı yönetiyor, muhtemelen de halkın BDP’ye güveni gittikçe artıyor. Ben, seçim yatırımı deyip süreçten soğumanın apolitik olduğunu düşünüyorum.


İBRAHİM AÇIKYER / ANF/İSTANBUL