Doğru, ama pek çok kimlik, kesim ve bazı Türk ırkçıları da, Kürtlere vefa borçludur. Kürtlerin mücadelesi sonucu, kısmen de olsa kendi kimliklerini inkar utancından kurtuldular, onlar. Kimileri düşürdüğü onurunu kazandı. Aynada yüzüne bakma cesareti bulabildi.
Hadi Uluengin, geçenlerde bir yazısında şöyle diyordu:
“Ulus devlet gibi Türk kimliğine de geç ulaştık. Sıfatın yerleşiklik kazanması, şunun şurasında bir asra uzanır. Lakin, geç oldu ama, hiç de güç olmadı. Bir tuttu, pir tuttu.”
Ulusun (millet) kendi devletini (ulus devleti) kurması, 1800’lere rastlar. Ama kanlı bir süreçtir, bu. Alman Otto von Bismarck, bu sürecin en kanlılarından, İttihatçılar ve onların B takımı da onun manevi evlatlarıdır.
Ama Hadi Uluengin’in de anlattığı üzere Türkler önce, namlu ve süngünün gölgesinde devlet inşa etmiş, sonra ulus (millet) tedarik etmişlerdi. Bismarck benzeri, bir ulusa sahip değillerdi, çünkü.
Bunun formülü dümdüz ve kolaydı. Korku devletinin, adliye ve tüfeklilerinden ibaret korucularından karşısında titreyen herkes kayda geçirilecek Türktü. “Ben Müslüman ve Türk oldum” diyen Rumlar, Ermeniler, Bulgar, Arnavut, Sırp, Boşnak, Gürcü, Çerkez, Kürt ve Arap elde ne varsa bütün kimlikler, ırklar, Türk milliyetçisi tarihçi Prof. Halil İnalcık’ın deyimiyle imparatorluk artığı tekmil Kafkaslılar, Araplar, Balkanlılar “halis Türk” ilan edildi.
Böylece Türkler, yer yüzünde ırk üreten bir ilk oldular. Kafa tası ölçümleriyle de “ideal Türk prototipi” buldular.
Kafa yapısının atası olarak “ulu şef” seçilmişti. Türklerin atasıydı, o. Kafasının çapı, yarı çapı, doğrudan Eğitim Bakanı tarafından ölçülüp, rakamları hesaplanmış ve ideal Türk kafa ölçüsü olarak ilan edilmiş, diğerleri de buna uydurulmuştu.
Korkudan delirme, Marquez’in sevdiği deyimle, delilik salgını süreciydi, bu. Ülkede herkes Türk’tü. Türk olmayan düşmandı. Arnavut Mehmet Akif’in Türklük üzerine yazdığı en şoven manzume “istiklal marşı”ydı. Çin efsanesinden alınma Kurt masalı, Türklerin tarihi idi.
Kürt İsmet Paşa, en birinci Türk olma cehdiyle Kürtlerin imha fermandarıydı. Kürt Cemal Gürsel, “size Kürt diyenin yüzüne tükürün” naraları haykırıyordu. Turgut Özal korkudan “Kürdüm” diyemiyor, “anam Kürt” (babası da Kürt’tü) diyordu. Bir başka Cumhurbaşkanı, Ermenilik aşağılanmakmış gibi kendisine “Ermeni” diyeni dava ediyordu.
Türk olmamak suç, abes, ayıp, gayri medeni, Türk medeni olmak, nimetleri götürme imtiyazı, mevki, makam, para, pul sahibi olmada geçim biçimiydi. Onun için çıkar treninin bütün yolcuları, “biz Türkler” diye söze başlıyor, “ben bir Türk olarak” diyerek nokta koyuyor, en öne geçmek isteyenler ırkçı kesiliyorlardı.
“Türk” bir ırka aidiyeti ifade ediyordu. Soyu, sopu, dili ve kültürü…
Her halk ve her mensubiyet kendince saygın, ama Çerkezler, Sırp, Arnavut ve Boşnaklar, yaşama kültürleri, dilleri, soylarıyla ayrı birer halktır.
Ama Türk ırkçılığı yapan, “bir Türkle bir Kürt eşit olamaz” diyen kişi, onuru olan kimliğini inkar etmiş biri, yani Boşnak, bir Kürdün liderliğindeki CHP’de “ulusacılık” naralı ırkçı benzerleri de Arnavut, kimi Boşnak olarak karşımıza çıkıyordu.
İçlerine Kürtlerin de serpildiği Kafkasya, Arabistan, Bulgaristan göçmenleri, en hızlıları olarak medyada, Türke karşı Türk ırkçılığının prototipleriydi.
Her türlü ırkçılık utaç verici, dahası insanlık suçudur. Ama kişinin kendi kimliğini inkar edip, başkasının soyu, ten rengi, kültürünün figürleri, desenlerine bürünerek ırkçılık yapması, kişinin kendini aşağılamasıdır.
TC tarihi böylesi bir enkaz yığınıyla doludur.
1960’lardan 1980 darbesine kadar, Türk’e karşı Türk ırkçılığı savaşı veriliyordu. 6 bin kişinin can verdiği, adı konmamış iç savaştı, bu.
Tımarhanede kan göletleriydi, bu dönem. Irkçıların pek çoğu, mensubiyet tanımıyla Türk değildi. MHP’nin yöneticilerinden kaçı Türktü? Kimler Çerkezdi?
Söz gelişi MHP’de, “biz Türkler” diye söze başlayan eğitimci, gazetelerinde baş yazar, ve yönetimde karar sahibi Taha Akyol, dili, kültürüyle Türklerden farklılaşan bir Çerkez’di.
Sonraki süreçte MHP’den kopup, hangisı su başlarına geldiyse (ANAP, DYP, Ecevit bile) ona takdir hizmeti sunan Akyol, keskin “dönüşün durağı“ Milliyet gazetesinde yazmaya başladığında, Hasan Pulur’un tepkisi unutulmazdır.
Milliyet, Abdi İpekçi’nin eseriydi ve İpekçi, doldurulmuş bir MHP’li tarafından öldürülmüştü. İpekçi’nin yakın dostu Pulur, onunla aynı gazetede yazmayı içine sindiremiyor ve hüznünü anlatıyordu.
Taha Akyol, bugün AKP’nin “ağır ağabey”dir. Kendi yurdunda, eğitim dili de yasak Kürtleri aşağılayan ve iktidara akıldanelik eden…
TC’de aydın olmanının hüzünlü yüzü olan Taha Akyol ve müze bekçisi gibi tipler bir yana, Haluk Gerger’in anlattığı “borç ve alacak” meselesine dönecek olursak, eğer bugün kimileri kimliklerini, kişiliklerini, köklerini inkar utancına batmıyor, aidiyetlerini gizlemiyorsa, bunu Kürt hareketine borçludurlar.
Kürtler, vefa beklemiyor, ama onların ödediği ağır bedellerle, insanın kendini, kimliğini ifade etme zemini meşrulaştı.
Bu gerçeği en iyi bilenler, Karadeniz insanlarıdır.
Kürtlere vefa…
Haluk Gerger, geçen hafta yayımlanan “Kürdün Hakkı” başlıklı yazısında, AKP’nin “orduyu hizaya çekip, nizama sokması” dahil, pek çok kazanımını, Kürtlerin mücadelesine borçlu olduğunu yazıyordu.