Türk devletinin tarihi boyunca, bütün egemenleri eli boş, cebi delik geldiler. Kısa zaman içinde de Karun zenginliğine ulaştılar.
Ama hiç biri, lumpen kültürün egemenliği olan AKP’nin iktidarı gibi, talan devrini sür-git etmedi.
Bunlar, toplumun en alt kesiminden geliyorlardı. Büyük çoğunluğu mesleksiz, dolayısıyla yarı işsiz yaşıyorlardı. “Değer“ olarak hatırlandıkları tek an, askerliğe çağrılma zamanıydı.
Bir de, “derin devlet“in, vurucu güç ve tetikçi deposuydu, bu kesim. Toplumsal hareketleri paralize ve terörize etme ihtiyacı duyulduğunda, bu kesim, toplumsal mühendisler için eleman tedarik alanıydı.
İstanbul ve İzmir’deki son Rum ve Ermenileri de kaçırtma projesi olan 6-7 Eylül 1955 vahşetinde tecavüzcü, talancı ve yıkımcılarla, yaşlı rahipleri yere yatırıp Allah-u ekber sedalarıyla sünnet eden unsurlar bu kesimden devşirildi. Soğuk savaşın görünmez gücü “Özel Harpçiler" de...
Soğuk savaşın harlandığı 1970’lerde, “Allahsız solculara karşı“ sokakları doldurup “Komünistler Moskova’ya“ diye bağıran, Kanlı Pazarı yaratan Maraş, Çorum, Sivas vahşetilerini tarihe yazdıranlar da bu kesimdendi.
Eli kanlılar, hizmetlerine karşılık himaye görüyor, harçlık iş ediyorlardı. 1975-1980 yılları arasında, askeri eğitimden geçmiş Eski Albay Türkeş’in liderliğindeki ülkücülerin saldırılarında 6 bin kişi katledildi. Saldırı birlikleri ve tetikçi olarak öne sürülen unsurların hepsi, gün bulup gün yiyen ailelerin çocuklarıydı. Aralarında, bir tek “Türk tipi burjuva" yani zengin aile çocuğu yoktu.
Günün Recep Erdoğan’ı o devirde, ülkücülerin yan unsuru olarak, İslamcı Akıncıların başında, “kanımız da aksa zafer İslamındır" naraları atıyordu.
“Kullanılmışlar“ kalabalığı 17 seneden beri iktidardır. Kemalizmin bütün birikimleri ganimettir, onlar için. Her şeyi savaş meydanındaki ganimetten sayıp saldırıyorlar. Fabrikaları, alt yapı tesisleri, dağlar, sahil ve limanları haraç, mezat satıyorlar.
Paranın nereye gittiğini kimse bilmiyor. Geride, sadece beton yığınları yatıyor. Türk halkı ise açlık çekiyor. Gıda kuyrukları uzadıkça uzuyor...
Erdoğan geçer, yol boylarına 100 gramlık çay poşeti atarak, karşılığında oy istiyor. Adana’da olduğu gibi, poşeti kapma yarışında öldürüsiye dövüş sahneleri izleniyor...
17 yılda, her şey tükendi. Satılacak bir şey kalmadı. Kıtlık günleri başladı.
Türk toplumu ise ölüm ve öldürmeye büyülenmiş gibi. İnsani değerler yok artık. Onun için, Kürtler kırılır, kalanları zindanlara doldurulurken, yurtları yıkılır, akrabalarının evi, ocağı, yurdu (Efrîn) işgal ile talan edilirken, Türk kalabalıktan bir tek fert sokağa çıkıp “bu kan tarihi utandıran bir ayıptır“ demiyor, tek bir dindarı da, “eğer günah işlemekse, mazlum Müslümanların katli, cehennemlik günahtır" diye ses vermiyordu. Demiyor...
Erdoğan yalan ve iftira üzerinde kurguladığı bir dünyada şimdi, Kürtlere seçim kampanyası yürütüyor. Ama, Kürtlere yenildi.
Onlar, yıllardır çektirilen acıları içlerine gömerek dayandılar. Şimdi intikam zamanı. Acımak yok. Kürtler onu, oylarıyla yere yıkacaklardır. Anketler, bunu gösteriyor.
Gelecek olan faşistmiş, hiç önemli değil. Önemli ve acil olan, bunun darbelenmesi. Gelecek olanla mücadele sonranın işi. Yüz seneden beri bu böyle.
Geçmişte, Demokrat Parti (DP) ahdinden sapıp canavarlaşınca, ilkin Kürtler tarafından terk edilmişti. Demirel, 1969’da Komando harekatı ile zulüm çarkının başı kesilince, Kürtlerin oylarıyla devrilmişti. Ecevit, “ne ezen, ne de ezilen, hakça bir düzen“ dediği için Kürtler tarafından iktidara taşındı. Ama ırkçı çarkın parçası olduğu gün de terk edildi. Özal da öyle...
Bu ise şimdi panik içinde. Çünkü, düşmanları çok. Türk halkı ipe giden Menderes’in yüzüne bile bakmadı. Düşürülmüş Demirel de...
Bunun ise bir eliti de yok. İslamo-Faşist dönemde para yüzü gören ve yeni sosyeteyi teşkil edenleri de biliyoruz. Lumpen daimi olarak lumpendir. Onuru düşük...
Kim efendisi ise o yana akarlar, bunlar. Bunu ben söylemiyorum. Tarih bize, şemalar, resimler anlatıyor, lumpenin gerçeğini...
Erdoğan, düştüğü gün, terk edilmişliğin yalnızlığını yaşıyacağını biliyor. Bu yüzden panik içinde. Önce lumpenler tarafından terk edilecektir. Belki de ilk taşı onlar atacaklardır.
Korku bundan. Hırsızlıklar, akraba-ı talukatın yoktan türeyen zenginlikleri bir yana, katledilen hukuk, yok edilen hayatların hakkı, çiğnenen özgürlüklerin hepsi tek tek yazıldığı defter, açık duruyor. O defterde, suçlar sıra sıra...
Bir Selahaddin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, İdris Baluken, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve ötekilerin hesabı sorulacaktır, ona. Bu panikle bir megalomanyağın Yeni Zelanda’da işlediği katliam, kendi ülkesinde olmuş gibi havayı yumrukluyor. Bir çocukla (Natenyahu’nun oğlu) polemiğe giriyor.
Yenilginin paniği. Ne yapsın. Ne yaptığını bilmiyor ki, gariban. Uçaklar, Saraylar, görgüsüz şatafat, harcamaların üstünde kara bulutlar dolaşıyor. Ne yapsın...