Hitler’in dur, durak bilmeyen, ruhunun huzurunu, uykularını önüne katıp kaçıran hayaliydi, Yahudisiz bir dünya yaratmak...
Hayalinin peşinden giderek, dünya boyunca sağa sola seğirtiyor, işgal ettiği Viyana’da, Varşova, Paris’te, kapısına dayandığı Moskova’da yakaladığı masumları kurşunlatıyor, içeride toplama kamplarında biriktirdiklerini zehirleyip, cesetlerini dev ocaklarda yaktırıyor, erişemediği yerlerde de, yandaş rejimleri kullanarak can alıyordu.
Türk halkının masalcısı Recep de, Hitler’e nazire Kürtlere takmıştı kafayı. İttihatçılar ve çocukları Kemalistlerin yapamadığını başarıp, yer yüzünden silerek ırkçılık hastalığından kangrenli Türk tarihine, en kirlisinden bir zafer eklemek istiyordu.
Bu amaçla, Rojava’yı "pay û mal" etmek üzere hedefe oturtmuş, fakat, orada koyunların bağlı, kurtlarınsa serbest olmadığını görünce, zaferi içeride aramaya başlamıştı.
Yer yüzünün tuhaf, öteki yüzüyle utanç verici bir "insanlık" anlayışı yaygındı, başında bulunduğu toplumda. Suça, günaha, ahlaksızlığa batmak, takdir görüyordu, burada.
İnsan kanı dökmek, hak ve hukuku gasp etmek, tecavüzcülüğe örtü çekmekle suçlananlar, kuyruğuna hırsızlık, soygun, talan tenekesi bağlananlar, tıpkı AKP iktidarı gibi takdir topluyor, hele hele Kürt kanına girmek oyları yükseltiyordu.
O nedenle, Rojava’dan eli boş dönen AKP iktidarı, Kürt kanı ile ırkçı kitleleri hoşnut edip, ağzını tadlandırmak için, bahane yaratmış, Temmuz 2015 tarihinde kesintisiz tutuklamalar, gasp ve kırımlarla, topyekün saldırıya geçmişti.
Kürt gençleri, hücum üzerin ilk defa, kaderlerine razı gibi başlarına gelecekleri bekleme yerine, şehirlerde örgütlü savunmaya geçmişlerdi.
Bu bir yönüyle, Varşova Yahudilerinin 1943 baharında, Hitler ordularına karşı direnişi andırıyordu.
Özel savaş birlikleri polis gücü ve korucularla takviyeli Türk ordusu, Hitler ordularının Varşova’yı kuşatması gibi, Kürt şehirlerini (Varto, Silvan, Cizre, Nusaybin, Silopi, Yüksekova, Amed merkezi) tanklar, toplarla muhasara altına aldığında, zaferin kolay ve ilk evin bahçesi mesafesinde yakın sanıyordu.
Ancak, hiç bir şey sanıldığı gibi değildi. Karşılarındaki güç kiralık asker değildi. Özgürlük yoksa ölüm yeminli insanlardı. Direniş uzadı, aylara yayıldı.
Zaferi yakın sananların mevzilerinde ise süreç içinde, "bozgun" zilleri çalmaya başlamıştı. Medya, cephelerde moral bozukluğundan söz ediyordu. Bozgunun adıydı, bu. Son otuz yıldan beri ilk defa askeri ve polis şefleri ile Cumhurbaşkanının da katılımıyla bozgun açıktan açığa tartışılıyor, medya asker ve polislerin şevke gelip savaşmaları için, daha çok para ödenmesi gerektiğini öneriyor, kimileri de kumanyalarını yetersiz buluyor, "istiyorlarsa havyar da verin" diyorlardı.
Kürt şehirlerinin nasıl bombalanacağını da televizyonda izah eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, bozgunu önleme çabasıyla, "şehit" dediği ölülerin geride kalan yakınlarına ev bağışını, hayat boyu maaş verilmesini allandırıp ballandırarak anlatıyor, ırkçı kalabalıkları "çok Kürt öldürdük" diye sevindirirken, uyduruk rakamlar sıralayarak moral ve zafer coşkusu aşılıyor, "güvenlik güçlerimiz, fedakarca mücadeleyle, terör örgütünü, bir kez daha eyvallah yenmiştir" diyordu.
Oysa zafer yoktu. Kürdistan’a yığılan yüzbinlerce kişilik savaş gücü yürüdüğünde, savaş suçları saçılıyordu, etrafa. Kirlettikleri savaşın çamur, çirkefiyle sıvalıydı, ortalık. Katledilmiş bebekler, Erdoğan’ın gevelediği istatistiklerde "indirilmiş terörist"ti. Kürt şehirleri enkaz, moloz yığınıydı.
Hitler ordularının bile, Varşova’da yapmadığı ile sapasağlam ele geçen Kürt gençleri diri diri yakılmıştı. Terk edilmiş evler, mağazalar, iş yerleri talan edilmiş, para eden her şey çalınmış, çalıntı malları kamyonlara yüklenip götürülmüş, katledilen kadınların çıplak bedenleri de sokağa atılmıştı.
Talan, hırsızlık, cinayet ve ölülere tecavüz zaferin adı, Kürtlerin ise yenilgisiydi.
"Kürtler öylesine yenilmişler"di ki, Türk ordusu zırhlı betonun gerisinde esir kalmış, karada kıpırdayamaz olmuştu.
Kürdistan’daki "Türk işgal varlığı" bu haldeydi.
Ordu ve polis kum torbaları gerisinde hapisti. Bu hal, Vietnam’da Amerika’nın başına bile gelmedi.
Demek ki, bir halk ayağa kalkmışsa, onun karşısında yalan, dolan ile zafere ulaşılmıyordu.
Eğer mümkün olsaydı Şeyh Said’ın, Seid Rıza’nın idamı, Zilan, Dersim Soykırımları, 1990’ların yangın ve yıkımları, son başkaldırının lideri Öcalan’ın esaretiyle, Kürtlerin yenilgisi, Türklerin zaferi daim olurdu…
Onun için palavrayı bırakın, gerçeğe bakın derim. Kırma ile bölgenin en yerli, en kinli ve en örgütlü halkını yenemezsiniz!..