Görüşülenler arasında Yusuf Serhat Bucak, Muzaffer Ayata, Fuat Kav, Mehmet Nesimi Yaman, Günay Aslan, Nuray Şen, Medeni Ferho, Remzi Kartal, Selim Ferat’ın da bulunduğu aydınlar ve çok sayıda kişi bulunuyor. Bu söyleşilerin katılımcıları Avrupa’da sürgün yaşayan, Kürt sorununun öznesi ve nesnesi haline gelmiş, asimilasyonun gerçek boyutunu ifade eden yaşam hikayeleriyle de ilgi çeken bu kişiler; aydın, sanatçı, yazar, gazeteci, şair, siyasetçi gibi vasıflarıyla tanınıyorlar. Bu kişilerin her biri sorunun bir boyutuyla ilgili kendi tanıklıklarını anlatıyor ve geçmişte de Kürt sorunuyla ilgili ezberletilen soruların gerçek cevaplarını okuyuculara sunuyor.


Sürgünden çıkış

Katılımcıların sürgün halleri genel olarak iki şekilde gerçekleşiyor: Geniş bir katılımcının dahil olduğu bir grup yurt dışına çıkmayı ya da ülkeyi terk etmeyi hiç istemediği halde sürgün hale getirilenleri kapsıyor. Bu grupta yer alan katılımcıların çoğunluğu ‘yasadışı terör örgütüne üyelik’ gibi siyasi suçlarla cezaevi mahkumiyetlerini tamamladıkları halde dışarı çıktıklarında yaşadıkları takip, taciz, ev baskınları, suikast girişimleri, tehdit, gayri resmi bir şekilde haber yollayarak yurt dışına çıkmaya zorlama, sürekli baskı altında tutarak normal yaşamlarını sürdürmelerine engel olma, legal siyaset yapma olanaklarını ortadan kaldırma ya da ülkede kalmaları halinde çok uzun yıllar hapis cezalarına çarptırılmaları söz konusu edilerek sürgün hale gelmişlerdir.

Ruhsal kopuş

Bu katılımcılara bir alt grup olarak eklenebilecek sınırlı bir grupta ise altı çizilmesi gereken iki durum fark ediliyor: Bunlardan birincisi, genel olarak benzeri süreçlerden geçerek özel olarak da siyasi konjonktürün ve egemen siyasi-politiğin dayatmasıyla sürgüne çıkan katılımcının varlığı ile ikinci olarak politik sürgün olma halinin tüm koşullarını sağlamanın yanısıra ruhsal bir kopuşun da söz konusu olduğu sosyal sürgünün dayatılması da dikkat çekiyor.

Akıl ve vicdana sesleniyor
Kitabın içindeki on dört konuşmacının anlattıklarına kulak verdiğinizde, Kürt sorununa ilişkin bugüne kadar insanlara ezberletilenleri unutturup bilinenleri askıya aldıracak denli önemli şeyler söylüyorlar. Bu kitap daha çok Türk okurların vicdanlarına sesleniyor. Katılımcıların hem akıllara hem de vicdanlara hitap edecek sözleri okura, ‘onun yerinde ben olsaydım ne yapardım?’ sorusunu sorduruyor. Bu öyle temel bir soru ki, bu ülkede beraber yaşayabilme umudu olan ve yanlış yönlendirilen herkesi, ötekini anlamaya ve nihayetinde de gerçeklerle yüzleştirip kabule ulaştırabilir. Bu da birlikte uzun ve mutlu bir gelecek için az şey mi?


VEDAT ÇETİN