- Sömürgeci akıl, yalnızca asker göndermez, içinden de aracılar üretir. Bugün Kürdistan’ın birçok köyünde koruculuk sistemi hâlâ devletin uzatılmış eli olarak varlığını sürdürüyor.
MEM ARYAN
Colemêrg'de (Hakkâri) yaşanan son aile katliamı, yalnızca birkaç satırlık bir üçüncü sayfa haberi değildir. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre fail olduğu belirtilen uzman çavuşun tetiğe bastığı o an, aslında yıllardır Kürdistan’ın üzerinde dolaşan karanlık bir gölgenin yeniden görünür hâle gelmesidir. Bu topraklarda ölüm, çoğu zaman yalnızca bir bireyin iradesiyle gelmez. Ölümün arkasında, onu mümkün kılan siyasal iklimler, toplumsal koşullar ve onlarca yıldır örülen güvenlik düzeni vardır.
Kürdistan’ın son yüzyılı yalnızca bir çatışmalar tarihi değildir. Aynı zamanda inkârın, militarizasyonun, zorunlu göçlerin, toplumsal mühendisliğin ve sindirilmenin tarihidir. Sömürgecilik, aynı zamanda bir halkın kendi yurdunda yabancılaştırılmasıdır. Kendi dilini konuşurken tedirgin olmasıdır. Kendi kimliğini açıklarken savunma yapmak zorunda bırakılmasıdır.
Önce isimler silinir.
Sonra diller susturulur.
Sonra direniş suçlu ilan edilir.
En sonunda bütün bunları bastırmak ve sürdürmek için kurulan düzene de güvenlik denir.
Kürdistan, yaklaşık bir asırdır askeri mantığın laboratuvarına çevrilmiş bir coğrafyadır. Dağları karakollarla, ovaları üs bölgeleriyle, şehirleri kameralarla, köyleri ise koruculuk sistemiyle kuşatılmıştır. Devlet bir yandan 'güvenlik' söylemi üretirken diğer yandan toplumun içine korkuyu, itaati ve silahı yerleştirmiştir. Bunun adına bazen koruculuk denilmiştir, bazen uzman erbaşlık, bazen de 'terörle mücadele' fakat silahın gölgesinde büyüyen toplumların kaderi çoğu zaman aynıdır. Şiddet yalnızca dağlarda kalmaz; evlere girer, sofralara oturur, çocukların hafızasına yerleşir ve halkın ruhuna işler. Bir gün gelir, yıllarca güvenlik adına taşınan silahlar en yakınındaki insanlara yönelir.
Bugün Kürdistan’ın birçok köyünde koruculuk sistemi hâlâ devletin uzatılmış eli olarak varlığını sürdürüyor. Korkuyla kuşatılmış insanlara çoğu zaman iki seçenek bırakılmıştır; ya ölüm-göç ya da devlet için silah al. Böylece korku ile güvenlik arasında kurulan ilişki, toplumsal bağımlılığın da temelini oluşturmuştur. Koruculuk, çatışmanın toplumun içine taşınmasının adıdır. Koruculuk, kardeşin kardeşe yabancılaştırılmasının adıdır. Koruculuk, köy meydanlarına yerleştirilen görünmez korkunun adıdır. Sömürgeci akıl, yalnızca asker göndermez. Yönetilen toplumun içinden de aracılar üretir. Fanon’un yıllar önce tarif ettiği gibi; baskı düzenleri yalnızca zorla değil, yerel uzantılar yaratarak da ayakta kalır. Toplumu yalnızca dışarıdan değil, içeriden de denetlemek ister. Böylece korku yalnızca karakollarda değil, insanların gündelik hayatında da yaşamaya başlar.
Uzman erbaş sistemi ise bu militarist düzenin profesyonel yüzüdür. Sürekli operasyonlar, sürekli çatışma dili, sürekli düşman üretimi… Bir coğrafya ne kadar askerileştirilirse hayat da o kadar güvenlik diline teslim olur. Öğretmenin yerini operasyon haberi, kültürün yerini kontrol noktası, hukukun yerini ise çoğu zaman güç gösterisi almaya başlar. Burada ortaya çıkan en büyük tehlike cezasızlık hissidir, çünkü insanlar bazı güç sahiplerinin hesap vermediğine inanmaya başladığında hukuk yalnızca kitaplarda kalan bir kavrama dönüşür. Hak ihlali iddiaları, kötü muamele suçlamaları, faili meçhul tartışmaları ve kamuoyunu sarsan olaylar artık münferit vakalar olarak görülmez. Toplum, bunları daha büyük bir yapının parçaları olarak yaşamaya başlar. Bu yüzden Hakkâri’de yaşanan son trajedi birçok insan için yalnızca bir adli vaka olarak görülmüyor, çünkü Kürdistan’ın hafızası boş değildir. Boşaltılan köyleri hatırlar. Yerinden edilen milyonları hatırlar. Kayıpları hatırlar. Sokağa çıkma yasaklarını hatırlar. Travmaları hatırlar. Her yeni olay yaşandığında geçmişin kapanmamış yaraları yeniden kanamaya başlar.
Devlet yıllardır Kürdistan’a çoğu zaman okuldan önce karakol, kültür merkezinden önce güvenlik politikası, demokratik çözümden önce askeri yöntem götürdü. Sonuç ortadadır:
Boşaltılan köyler.
Yaşanan işkence ve ölümler.
Parçalanan aileler.
Göç etmek zorunda kalan milyonlar.
Kuşaktan kuşağa aktarılan travmalar.
Sürekli güvenlik söylemine rağmen bir türlü gelmeyen barış.
Kürdistan’da onlarca yıldır sürdürülen bu güvenlikçi paradigma kimi korudu? Korunduğu söylenen toplum, hâlâ korku ve travmalarla yaşıyor. Hâlâ ölüm haberleriyle uyanıyor. Hâlâ kendini korumak zorunda bırakılıyor. Hiçbir halk sonsuza kadar korkuyla yönetilemez. Hiçbir kimlik baskıyla ortadan kaldırılamaz. Hiçbir coğrafya sürekli olağanüstü hâl mantığıyla ayakta tutulamaz.
Silahlar korku yaratabilir ama barış yaratamaz.
Korku itaat yaratabilir ama aidiyet yaratamaz.
Hiçbir devlet, korkuyu barış diye pazarlayamaz.