ZABEL MİRKAN
71. Cannes Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan Ahlat Ağacı, bu hafta izleyiciyle buluştu. Yönetmen Nuri Bilge Ceylan bu filmde izleyiciyi, çocukluğunun geçtiği Çanakkale'ye götürüyor. Ahlat Ağacı, Türkiye’de 216 salonda gösteriliyor. Filmin süresi bir sinemaseveri korkutmaz; ama sıradan bir izleyici için ürkütücü olabilir. Asla olmasın. Tek bir andan dahi kopmuyorsunuz çünkü.
Filmin teması
Film, Çan’a dönmek zorunda kalan bir üniversite öğrencisinin, Çan’a dönüş sürecini ve sonrasını anlatmaya koyularak açılıyor. Sinan (Doğu Demirkol) üniversiteyi bitirdikten sonra varoluşsal kaygıları kadar maddi kaygıları da olan bir genç. Mezun oldum, şimdi ne yapacağım? Sinan, kimine göre agresif kimine göre ise “dürüst” bir karakter. Sinan’ı dürüst kılan kimi noktalardan birisi ise her zaman son söylenmesi gerektiği düşünüleni, yani insanların eğile büküle birbirlerine aktarmaya çalıştıklarını ilk anda söylemesi.
Birisi hayatından memnun değilse, bu aslında onun seçimleriyle alakalıdır, değil mi? İnsanların ona kötü davranmasıyla, patronunun ona zulüm etmesiyle değil. Bunlar birer faktördür; ama temel olan bizim yaşantımızdır, finalde bizim neyi seçtiğimizdir esas olan. Nuri Bilge Ceylan, Sinan üzerinden -muhakkak değil ama şüpheli bir gerçeklikle- bunu aktarmaya çalışıyor bize. Sinan karakteri bizim id’imiz. Eğitemediğimiz yanımız. Sinan’ın en büyük hayali ise kendi kitabını yayımlatmak. İstediği bir işi yapabilmek. Sınıf öğretmenliği okumak hiç ona göre değil. Çan’a dönmek? Asla. Çan’dan iğrenerek bahsediyor. Çünkü Çan’da kaldığı sürece Sinan bir taşralı, bir köylü, bir cahil ve bir çirkin.
Sinan’ın babası İdris (Murat Cemcir), gözden düşmüş bir baba. Çan’da tanınan öğretmenlerden biri; ancak tüm itibarını yitirmiş. At yarışı sevdası İdris’in tüm itibarını almış götürmüş. Bu uğurda arabasını, evini, hayvanlarını kaybetmiş İdris. Hatta bunu ileri götürecek olursak karısını ve ailesinin tüm üyelerini de kaybetmiş. Aile içindeki güçlü baba figürü, Ahlat Ağacı’nda tümüyle sorgulanmaya açılmış İdris karakteriyle.
Yeni Türkiye panoraması
Sinan ve İdris ilişkisiyle baba-oğul gerilimini tüm çıplaklığıyla veren senaristler Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan ve Akın Aksu’nun ortak aklı ise ülke bu kadar çalkantılı bir dönemdeyken politik atmosferden asla kaçamayacakları konusunda onları yönlendirmiş. Ortaya çıkan İmam karakteri, tamamen “Yeni Türkiye”nin özetinden ibaret. Çan’da kendi halinde bir imam gibi görünen karakter, kendi işleri için eski imamı kullanan, eski imamı “yedek imam” olarak kodlayan, istediği zaman ezanı ona okutan bir karakter. Ana karakter Sinan’la karşılaştığı anda da rızasını almadığı bir kimsenin bahçesindeki elma ağacının dalına dadanmış. Yani “haram” yiyor. Evvelinde ise Sinan’ın aklı gidik dedesinden aldığı altınları vermemiş, üstelik kendine o köy için fazla bir motorsiklet almış. O köy için fazla, çünkü motorsiklet ilk görüşte dikkat çeken cinsten.
Sinan, yani id’imiz ya da söylemek isteyip söyleyemediğimiz, burada da devrede. Babasının at yarışı oynayarak haksız kazanç elde etme çabasına yorum yapan imama şöyle diyor: “Siz de bir noktada ganimetlerle, haksız kazançlarla almıyor musunuz maaşlarınızı?” Bir de iyi polis konumundaki iyi imam var. Bu imam ise Anti-Kapitalist Müslümanlar’ın da sürekli referans verdiği Ebu Zer-i Gıfârî’den alıntılarla tartışmaya dahil oluyor.
Film, 188 dakika olmasına rağmen sizi bir dakika bile sahneden koparmamasını sürekli diyaloglara ve bu diyalogların doluluğuna borçlu. Murat Cemcir gibi, üçüncü sınıf diyebileceğimiz filmlerde oynayan bir karakterden bu kadar güçlü bir düşkün baba portresi çıkarabilmek ise ancak iyi bir yönetmenin mahareti olarak o yönetmenin hanesine yazılır. Keza filmdeki tüm detaylar, Nuri Bilge Ceylan’ın gözlem yeteneğine ve yaşayan en başarılı Türkiyeli yönetmenlerden biri olduğuna dair hayranlıkla izleyeceğiniz detaylar.
Babayı affeden erkek çocuk
Peki filmde bizleri rahatsız edebilecek neydi? Nuri Bilge Ceylan ve diğer birçok erkek yönetmen, çoğu filmlerinde baba-oğul çatışmasını verdi bize. Hatta aslında kendi babalarıyla gerçek hayattaki çatışmalarını izledik çoğu zaman. Ceylan, diğer yönetmenlere görece bunu en naif ve adaletli yapanlardandı. Bu filmde farklı bir yöntem izliyor. Sürekli çatışma yaşadığı babayla barışıyor. Borç batağından çıkamayan, kumar bağımlısı babasının aslında tüm bu koşullarda kendini korumaya çalıştığını ve o içindeki en “ince” yerde Sinan’a bağlı olduğunu, onu ne olursa olsun sevdiğini düşünüyor. Çünkü Sinan’ın beş yüz baskı yaptığı kitabını yakın çevresinde sadece babası okuyor. Beş kuruş olmayan cüzdanından sadece Sinan’ın kitabıyla ilgili bir bölümün olduğu bir gazete küpürünü taşıyor İdris.
Bu film daha çok su alır…
Çok naif detaylar bunlar değil mi? Hayır. İdris’in at yarışı bağımlılığı yüzünden yaşamını diğer tüm insanlara mahçup halde devam ettirmek zorunda kalan, elektrik faturası ödenmediği için mum ışığında oturmak zorunda kalan bir anne salonun cama bakan ıssız köşesinde düşünceli, yalnız oturuyor çünkü. Babalarımızın bizlere ya da annelerimize yaptıklarını nasıl unutalım, onları neden affedelim, Sinan neden affetti sorularıyla baş başa kalıyorsunuz film bittiğinde.
Ya da Nuri Bilge de nihayetinde babasıyla barışan bir erkek yönetmen mi? Baba olunca babasını anladı mı? Bu kadar geleneksel mi her şey ya da aile bu kadar kutsal mı? Anne ve babalarımız hep bizim iyiliğimizi mi düşünürler nihayetinde? Babalarımızı da hayat savurmuştur da bir yere, onlar aslında özlerinde bencil ve düşüncesiz ve sevgisiz değiller midir? Bu film daha çok su alır…