Türkiye tarihi boyunca en çok tartışılan konulardan birisi de laikliktir. Buna karşılık laiklikten en uzak olan rejim de Türkiye rejimidir. Egemen sistemde laiklik adına tam bir sahtekarlık yapılmaktadır. “Din ve devlet işleri ayrıdır” denmesine rağmen devlet okullarındaki mecburi din dersi eğitimi ve birçok bakanlıktan daha büyük bütçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı varlığını sürdürmektedir. Üstelik bu durum dindarlığın bir göstergesi olarak savunulmaktadır.
Türkiye’nin kuruluş sürecindeki tek parti diktası, bir yandan laiklik derken bir yandan da tek din ve tek mezhebe dayalı Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. Böylece din de devletleştirilmiştir. Din görevlileri maaşlı devlet memuru olmuşlardır. Aslında bu durum Sünni Müslümanların inancına da hakarettir. Devletten yani siyasi otoriteden maaş ve emir alan bir memur, onlara karşı inancının gereklerini savunabilir mi? Savunmasının mümkün olmadığı bugüne kadar görülmüştür. Devlet memurları dinin ve Allah’ın emirlerine göre değil, hükümetin emirlerine göre çalışmak zorundadır. Dolayısıyla yapılan din hizmeti değil, dini halk yığınları üzerinde devletin sopası olarak kullanmaktır. Zaten devletin bu kadar bütçe ayırmasının, yasa yapmasının nedeni de budur.
Özellikle 12 Eylül faşist darbesinden sonra, solun ve her türlü muhalefetin ezilmesi için bütün alanlar devlet dinine ve devletin kontrolü altındaki tarikatlara teslim edilmiştir. Türk-İslam sentezine dayalı olan bu sistemde başka inançlara ve milliyetlere yer yoktur. Örneğin, devlet yöneticileri “Aleviler de Müslümandır, biz de Hz.Ali’yi seviyoruz” vb. derler. Ama hiçbir zaman bir Alevi Diyanet İşleri Başkanı olamaz. Bırakın başkanlığı basit bir memur ya da müstahdem bile olamaz. Ama Diyanet İşleri Teşkilatı Aleviliğin ne olduğu-olmadığı, Alevilerin ibadet yerleri, Cemevleri konusunda çok kaba biçimde karar alabilmektedir. Kabalığın boyutunu anlamak için Alevilerin de camiler ve Sünnilerin inançları konusunda böyle kararlar aldıklarını düşünelim. Ya da Diyanet İşleri Başkanlığının Hıristiyanlar, Museviler hakkında da böyle kararlar aldığını düşünelim. Bu kabul edilebilir mi?
Aleviler dışında Hıristiyan, Musevi, Êzîdî inançlarına sahip halklar var. Her halktan hiçbir dine inanmayan insanlar var. Bütün bu insanlardan alınan vergilerle Sünni-İslama dayalı bir devlet dinini beslemek laiklik değil, faşistliktir. Ayrıca bu inanç özgürlüğü de değildir. Başka bir dini seçme ya da inanmama özgürlüğü yoksa, herkes mecburi olarak Sünni Müslüman yapılıyorsa, inanç özgürlüğü de yok demektir.
Zaten mecburi din derslerini koyan Kenan Evren faşist cuntası, aynı zamanda Alevi köylerine zorla cami yaptırtmış, zorla imam göndermiştir. Mecburi din derslerinde Alevilere, Hıristiyan-Musevi ve diğer inançlardan-inanmayanlardan insanlara da zorla Sünni Müslümanlığa dayalı devlet dinini öğretmiştir. AİHM’nin kararlarına rağmen Aleviler üzerindeki bu zulüm hala devam etmektedir.
İşin tuhaf yanı bu korkunç duruma HDP’den başka kimsenin itiraz etmemesidir. Tam tersine, diğer partilerin bu durumdan yararlanması ve adeta din bezirganlığı-din rantçılığı yapmasıdır. AKP, MHP gibi partiler için bu normal diyelim. Yıllardır laiklik diye kıyamet koparan CHP, niye bu duruma karşı çıkmıyor? Mecburi din dersleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı var olduğu sürece laiklik ve inanç özgürlüğünden söz edilebilir mi?
Burada tüm halka ama özellikle ve öncelikle Sünni inanca sahip halka önemli görev düşmektedir. “İslamiyette zor yok” denir. O zaman kendi inançlarının başka inançlara ve inanmayanlara devlet zoruyla dayatılmasına en önce onlar karşı çıkmalıdır.
Dini sopa olarak kullanmaya alışmış olan siyasi iktidar sahipleri, bu sopa ellerinden alınacak diye korkmaktadır. Bu nedenle Erdoğan ve AKP liderleri Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılmasını isteyen devrimcileri, demokratları din düşmanlığıyla suçlamaktadır. Bu tam bir saptırmadır. Kendi suçlarını gizlemek için saldırıya geçiyorlar. Biz din ve inançlı insanlar üzerindeki diktanın aracı olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını ve dinin, inanan insanların özgürce inançlarını yaşamasını savunuyoruz. Devlet hiç bir ayrım yapmadan bütün inanç sahiplerinin ve inanmayanların özgürlüğünün teminatı olmalıdır. Ancak o zaman inanç özgürlüğünden ve gerçek-demokratik laiklikten söz edilebilir.
Bütün inançlar ve dini toplumlar üzerindeki baskılara, kısıtlamalara son verilmelidir. İnanç grupları devlet karşısında eşit ve özgür konumda olmalı, devlet hiçbirine karışmamalıdır. Devletin görevi bu özgürlükleri güvenceye almak ve hepsine eşit olarak maddi manevi destek sunmaktır.
Ancak o zaman dinler devletin elinde sopa olarak kullanılmaktan kurtulacak, inanan insanların kalbindeki, gönlündeki en yüce makamına yerleşecektir.
Her türlü alçaklığı, hırsızlığı din kılıfıyla yapmaya alışmış olanların korkusu da budur. Onlar dini değil, kendi kirli-günahkar egemenlik sistemlerini kurtarmaya çalışıyor. Dini onların elinden kurtarmak gerçek inanç sahiplerinin görevidir.