I. LEE ANDERSON
“Köyün insanları onu yine de astılar. Çünkü o bir zenciydi. Pantolonunun altında kasıkları hâlâ kabarıktı.”
Alıntı, Boris Vian’ın filme de uyarlanmış şu ünlü romanından: Mezarlarınıza Tüküreceğim
“Şok edici” bir roman bu. Keza yayımlandığı 1940’ların sonunda ABD’de yasaklanmış. Yasağın gerekçesi, içerdiği erotik unsurlar nedeniyle “ahlâka mügayir” bulunması olarak gösterilmiş. Ancak sömürge halka mensup olanın öfkesinin uygarlığı “bütünsel” olarak hedefleyebileceğini tüm çıplaklığıyla anlatabilmiş olmasının yasak kararında etkili olduğunu düşünmek için elimizde yeterince gerekçe var.
O romanda, beyazlara daha çok benzeyen melez bir siyahtır baş kahraman: Lee Anderson. Kardeşi beyazlar tarafından ırkçı saiklerle öldürülmüş olan Lee, intikamını beyaz kızları “becererek” alır. (“Becermek” fiilindeki cinsiyetçilik, Lee’nin ona yüklediği anlamla ilişkili; aslında onun “cezalandırma” saikine gerçekten yaraşır bir sözcük kullanabilmek içinse düpedüz “küfretmek” gerekirdi.)
Lee, beyazlara benzemektedir; üstelik ancak bir beyazın elde edebileceği iyi bir işi vardır; beyaz kadınlar ondan hoşlanmakta, beyaz erkeklerle arkadaşlık kurmakta hiç zorlanmamaktadır. Fakat damarlarında dolaşan siyah kanı, bir türlü rahat bırakmaz onu. Hayatın tek bir gerçek amacı vardır: İntikam. Bu amacınsa binbir formu... Medeniyet beyazlara aittir; giydiği potinden, taktığı kravata dek. Halkına karşı işlenen suçların cezası, herhangi birinden çıkarılabilir: Kaldırımlar, binalar, elektronik gereçler veya insanlar.
II. DEZENFEKTE UYGARLIK
Cezayirliler, Filistinliler, Bangladeşliler, Suriyeliler ve diğerleri...
Fena halde kötü kokuyorlar. Zevksizlikten ölecekler, giyindiklerinde. Soyunduklarındaysa... Boşversene! Elleri, ayakları kirle bezeli. Otobüste, metroda, parkta, hastanede, okulda... Her yerdeler. Onların pis elleriyle dokundukları demirlere değiyor ellerimiz. Eve gidip dezenfektan katkılı sıvı sabunları kullanmasak hastalıktan öleceğiz.
Hırsızlık yapıyorlar, hiç durmadan. Daha geçen büyük bir marketin reyonları önünde, geniş montuyla gezinip fırsat kollarken takip ettin birini. Yüzünü ekşittin, belli etmeden fısıltıyla haber verdin güvenlik görevlisine: “Mahvettiler ülkemizi bayım!” Ama o duymasındı bunu. Öyle ya, gerek yok başını belaya sokmana. Çünkü iyi dövüşür onlar, karadır gözleri. Senden nefret ederlerse eğer vahşice savururlar yumruk ve tekmelerini. Acımazlar, acı da duymazlar.
Kavruk yüzleri, sigaradan sararmış bıyıklarıyla gülerken gördün birini, caddenin hemen başında. Bunca pisliğin ortasında nasıl bu kadar gülebiliyorlar? Ardında üç fahişe var, onlar da gülüyor üstelik. Küfrediyorlar, hem de yüksek sesle. “Ne hakla” diyorsun, kendi kendine. Nasıl olur da bu kadar cesur davranırlar? Hiç mi utanmazlar hallerine bakıp?
Cık cık cık...
Evine döndün, dezenfekte oldun, giyip yumoş kokulu balıklı pijamalarını, neskafeni koklayıp -oh mis gibi!- aldın tablet bilgisayarını eline. Tivitır’da, Feysbuk’ta akıp gidiyor dünya. Dünya, fenalıklar dünyası. Uzaklara kaçalım sevgilim! Bir dağ köyüne, kayak tatiline. Ya da üç gün, beş gün saunalı bir otele mi atsak kendimizi?
III. UYGARLIÐIN TER BEZLERİ
Cezayirli, Suriyeli, Kara Afrikalı, Roman, Bulgar ve diğeri, milyoncası, Avrupa’da veya başka bir “üçüncü ülkede” hırsızlık yapıyor. Kürt, ülkesinden uzakta, ona “kro”, “kuyruklu” filan diyenlerin/demişlerin ülkesinde, Kürt’üm dediğinde yüzünü ekşitenlerin ülkesinde, mafyayı elinde tutuyor, hırsızlığı yönetiyor. Hayır bayım, bayanım; yumoş kokulu balıklı pijamanız kurtarmaz sizi: Hırsız da, mafya da, uyuşturucu taciri de sizsiniz, benim. Otobüste yanımızda oturan kavruk yüzlü adamın kokusu, ter bezlerinden değil, bizim bir biçimde adapte olmaya çalıştığımız “uygarlığımızın” dezenfekte aklından, vicdanından yükseliyor.
Almanya’daki mülteci kampında temizliği bir türlü beceremeyen; fırına, buzdolabına bile öfkeyle tekmeler savuran; “beyaz” kadınlara “erkekliğini göstermek” için yanıp kavrulan “ortalama Ortadoğulu tipini” anlamakta (ve hatta bu tipin bedenini o veya bu saikle bombaya dönüştürenini anlamakta da) Lee Anderson’un bir hayli yardımı dokunabilir.
Ama köyün insanları, hikayenin sonunda yalnız onu asacaktır yine de; öyle ya, “zenci” olan odur.