Oysa gerçek hayatın müziği sadece duyabilenler, dinlemesini bilenler için vardır. Çoğu zaman notalarla değil, sıradan insanların sıradanlıklarından sıyrıldığı anlardaki kalp atışlarıyla yayılır.

Tüm hayatın olmasa da, özgürlük mücadelelerinin soundtrack’i olur. İnsanın, burjuva medeniyetinin soyut insanı karşısında et ve kemikten (ve daha birçok şeyden) oluşan somut insanın, özgürleşme mücadelesi dün olduğu gibi bugün de Enternasyonal’de bulur ruhunu. Madrid’i Franco’nun faşist orduları karşısında savunanların seslerini duymak istediğinizde yapabileceğiniz en iyi şey, hala Ay Carmela’yı dinlemektir. Ve Pancho Villa’yı anan şarkıların sayısı, belki de gelmiş geçmiş devrimci haydutların ve gerilla komutanlarının bu en güzeli hakkında Meksika’da unutulmadan kuşaktan kuşağa aktarılan halk efsanelerinin sayısına denktir. İnsanın insana kulluk etmediği özgür bir dünya için yaşayalı ve bu uğurda öleli on yıllar, belki yüzyıllar olmuş. İnsanların yüreklerinde taşıdığı ateşi içimizde hissetmek, biraz da melodilerden geçer. O melodiler, gerçek hayatın notalara aksettiği istisnalardır.

Esaretten özgürlüğe
Özgürlük mücadelesi barikatlarda, siperlerde, sokak aralarında ve dağlarda hayatını ortaya koymak olduğu kadar, ezenlerin dünyasının, ezilenlere dayattıkları hayatın karşısına kolektif bir hayali, yeni ve özgür bir dünyaya yelken açan özgürlük mücadelesinin kültürünü, o yeni ve güzel dünyayı yaratmak demektir. Ve gerçek hayatın müziği, gerçek hayatın arzularının, umutlarının ve hayal kırıklıklarının müziği, özgürlük ateşinin asla sönmeyeceğinin, insanların kalplerini ısıtmaya devam edeceğinin en büyük güvencesidir belki de. Yürüyüşler engellenebilir, kitaplar yasaklanabilir, yakılıp imha edilebilir, örgütler yenilip dağıtılabilir, insanlar hapsedilebilir ya da öldürülebilir; fakat özgürlük şarkıları, onları mırıldanacak insanlar var olduğu sürece yaşamayı sürdürür ve çekingen mırıltılar bir araya gelip kitlelerin ağzında yavaşça yükselmeye başladığında, yenilen, yok olduğu sanılan özgürlük mücadeleleri de yeniden hayat bulur.
Özgürlük mücadeleleri dile getirmesi kolay, ama hayata geçirmesi oldukça zor bir görev üstlenir: Önce esareti tanımlamak, anlatmak, görünür kılmak, ardından özgürlüğü tahayyül etmek, anlatmak, insanlar gözlerini yumduğunda bir hayal olarak uzanınca elle tutulabilecek kadar somutlaştırmak. Kısacası, Enternasyonal’in, Carmela’nın bir öncesi, topraktan ve gökyüzünden koparılıp atölyelere, fabrikalara, madenlere hapsedilmenin ya da kilisenin, toprak ağalarının ve burjuvazinin köpeği olarak yaşamanın bir hikayesi vardır. Doroteo Arango Arambula’nın, topraksız bir köylü ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldiği hacienda’nın ağası Don Agustin Lopez Negrete’yi – kızkardeşine tecavüz etmesini engellemek için – vurarak Pancho Villa’ya dönüşmesinin bir hikayesi vardır. Ve özgürlüğü hayal etmek esareti bilmekten, hissetmekten geçtiğinden, devrim şarkıları da tıpkı devrim mücadelelerinin kendisi gibi, ilk önce esaretin hikayesini anlatır.

‘Yeni Dünya’da esaretin ve özgürlüğün sesi
Avrupalı yoksulların sefaletten, siyasi ve dini esaretten kurtulma hayalinin peşinde bindikleri gemilerin yelken açtığı “özgürlükler diyarı”nın, ABD’nin toprağını kan ve terleri ile sulayan siyah kölelerin hikayesi de, Kara Panterler’le, Malcolm X’le, Martin Luther King’le başlamaz elbet. King’in “hayal”ini paylaşan kitlelerin şarkısı We Shall Overcome ise zincire vurulmuş yüzyılların hikayesini anlatan, kölelik zulmünün damıtılıp insanların vahşi hayvanlar gibi avlanarak koparıldıkları Afrika’nın ezgileriyle harmanlanmasından oluşan Blues geleneğiydi.
Ve nasıl bir devrim kendisini gerçekleştirebilmek için bir yandan gelecek umutlarını yeşertirken, öte yandan bitmek tükenmek bilmez bir biçimde insanlara bugünün ilişkileri içindeki esaretlerini, yaşamlarının korkunçluğunu anlatmak zorundaysa kadere isyanın soundtrack’i olan özgürlük ezgileri de, gelecek güzel günleri anlatmakla yetinemez; esaretin, ezilmenin, korkunç yaşamın tekrar tekrar notalarda hayat bulması, anlatılarak bilince taşınması bitmeyen, esaret tarih olmadıkça bitmeyecek bir süreçtir.
Velhasıl, ABD’de yurttaş hakları hareketinin – yüzde 80’inden çoğu siyah – yüzbinlerce insanla, Martin Luther King’in ünlü “Bir hayalim var” konuşmasını yaptığı Washington Yürüyüşü’nü gerçekleştirdiği 1963 yılında, resmi-gayriresmi kölelerin gündelik yaşamlarına, kaderlerine isyanlarının ifadesi olan Blues ölmemiş yaşıyor, Nina Simone sahnede gündelik yaşamın burukluğunu, ırkçı Amerikan toplumunun içinde uyandırdığı öfkeyi haykırıyordu: “Sıradaki şarkının adı Mississippi Goddam ve her kelimesinde ciddiyim!”
Ve derisinin rengi kara olan herkes, daha ilk sözcükleri mırıldanmaya başladığında biliyordu ki, Simone gerçekten de sözlerinde ciddiydi: “Alabama’s got me so upset, / Tennessee made me lose my rest / And everybody knows about Mississippi goddam!”(Alabama beni çok sinirlendirdi / Tennessee huzurumu kaçırdı / Ve herkes Mississippi’de olanları biliyor, Allah kahretsin!)
Everybody knows about Mississippi: 1963 yılında 11 Temmuz’u 12 Temmuz’a bağlayan gece, siyah aktivist Medgar Evers beyaz bir suikastçının silahından çıkan kurşunlarla Jackson, Mississippi’de ölüyor; mahkemede vali suçsuz bulunan katilin elini sıkıyordu. Tennessee made me lose my rest: Aynı yılın Mayıs ayında, Nashville’de ırkçılar siyah bir aktivisti vuruyor; Haziran, Chattanooga’da bir diğer aktivistin sokak ortasında linç edilmesi sonucunda hastanelik olmasını beraberinde getiriyordu. Alabama’s got me so upset: Klu Klux Klan’ın yerleştirdiği bir bomba, 15 Eylül 1963 tarihinde Birmingham, Alabama’da bir kilisede patlıyor. Biri on bir, üçü on dört yaşında üç siyah kız çocuğu ölüyordu.
Nina Simone, Mississippi Goddam’in doğum günü hakkında sonradan otobiyografisinde şöyle yazacaktı: “Dışarı çıkıp birisini öldürmek istiyordum.” Gerçekten de, en iyi kullandığı silahın müzik olduğuna onu ikna edecek olan hayat arkadaşı Andy Stroud, Nina Simone’u evde eline geçirdiği metal parçalarından bir tabanca yapmaya çalışırken bulmuştu: “Kimi bilmiyorum, ama halkımın üç yüz yıldır ilk defa adalete kavuşmasının önünde açıkça engel oluşturanlardan birini öldürmek istiyordum.”
Martin Luther King önderliğindeki yurttaş hakları hareketi, 1964-65 yıllarında hedefine ulaşacakmış gibi duruyor. Lyndon Jackson, yurttaş hakları ve seçim yasalarını çıkartan başkan olarak tarihe geçiyordu. Yasalar önünde eşitlik yolunda atılan adımlar, “Hukuk, o görkemli eşitlikçiliğiyle, köprü altında yatmayı, dilenmeyi ve ekmek çalmayı yoksula da zengine de yasaklar,” diyen Anatole France’ı anımsatırcasına ABD’li siyahların gündelik yaşamını pek az değiştiriyor, ne ayrımcılık ile ırkçı cinayetlerin ne de kara derililerin mahkum edildiği sefaletin önüne geçiyordu.
Martin Luther King 1968 yılında ırkçı bir katil tarafından Memphis’te öldürüldüğünde, kara direniş çoktan “Black Power” düşüncesi etrafında toparlanmaya başlamış, damarlarında ırkçılık akan bir toplumdan yasal zeminde hak talep etmekten uzaklaşıp, özgürlüğü ve eşitliği ırkçıların elinden zor yoluyla alma yoluna girmişti.
King’in ölümünü anlatan Why? The King of Love Is Dead’in (Neden? Sevginin Kralı Öldü) de yer aldığı Nina Simone’un bir sonraki albümü, Nuff Said! (Konuştuğumuz Yeter!) adını taşıyordu. Albümün kaydedildiği New York konserinde Simone, kara devrim yolunda düşenleri anıyor, ölüm korkusundan, King’i kaybetmenin acısından bahsediyor (“My God... they’re shooting us down... one by one!” - Tanrım... Bizi vurup öldürüyorlar... Birer birer!); ama biz varız ve mücadele etmeyi sürdüreceğiz diyordu.
Kara devrimin çocuklarının, bu kez ellerinde silahlarla, bir kez daha yenildikleri 1974 yılında yayımlanan Nina Simone albümü, “It’s Finished” (Sona Erdi) adını taşıyordu. Özgürlük hareketinin yenilgisiyle birlikte Simone, yaşama sevincini kaybetmişti ve uzun yıllar bir daha sahneye çıkmayacak, şarkı söylemeyecekti. ABD’yi terk ederek önce Barbados’a, hemen ardından Liberya üstünden Avrupa’ya gitti. Ve 2003 yılında Güney Fransa’daki Carry-le-Rouet’de öldüğü güne dek halkının esir yaşadığı topraklara bir daha dönmedi.
Eğer – dışı siyah, içi beyaz – Barack Obama’nın ABD devlet başkanı seçildiği 2008 yılında hala hayatta olsaydı, eminim ki “devrim bu değil,” derdi, “devrim ya sıradan insanlarındır ya da hiç olmamıştır.”
Kara Panterler’in kurucusu Huey Newton’ın ölmeden önceki son sözleri “Bedeni mi öldürebilirsiniz, ama ruhumu öldüremezsiniz. Ruhum sonsuza dek yaşayacak!” olmuştu. Kara devrimin, 1960-70’li yıllarda tartışan, yürüyen, örgütlenen, şarkı söyleyen ve esir yaşamaktansa özgür ölmeyi seçen ABD’li siyahların – ve elbette Huey Newton’ın – ruhunu Nina Simone’un sesinde bulabilirsiniz.