Siverek’te yaşanan katliam bize bir şeyler anlatıyor, bir devletin nasıl iflas ettiğinin an be an tanıklarıyız ve aynı zamanda verdiği güç ile doğru orantılı olarak kontrolünü yitiren, yönetemeyen bir anlayışın uğrattığı krizlerle baş başayız. Birçok insan nasıl bu hale gelindiğinin muhasebesini yaparken, diğer yandan çözüm için bir reçetenin ihtiyacı kendini ciddi şekilde hissettiriyor: “Nasıl bu hale geldik?”
Esasında hep bu haldeydik. Biat edilen modern devletin köklerine inmekte yarar var: 16. yüzyıl düşünürlerinden Thomas Hobbes, insanların doğa durumunda eşit olduklarını söyler. Doğa durumunda olan insanın istek ve tutkuları birbirine benzerdir. Kariyer sahibi olmak, zenginleşmek, mülk edinmek, insan ilişkilerini metalaştırmak, her gün yeni bir insan tanımak, o insanı tüketilebilecek bir şey olarak görmek. Bu maddi olanaklara her zaman sahip olamayan insan, sahip olmak için bir diğerine düşmanlık besler. Dolayısıyla aynı şeyin peşinde koşan insanlar, bir diğerini ortadan kaldırmaya ya da ona hükmetmeye çalışacaklardır. Bu insanların büyük bir çoğunluğu, evvela kendi varlıklarını sürdürmek, sonrasında ise arzu ettikleri şeylere sahip olabilmek için mücadele edeceklerdir. Hobbes, doğa durumu dediği bu vahşi ortamdan kurtulabilmenin yolu olarak, insanları gerektiği takdirde sopayla yönetebilecek bir devleti önerir.
Hobbes’a göre insanlar, bir toplum sözleşmesi yoluyla haklarını devrettikleri egemen bir güç, bir devlet tarafından yönetildikleri takdirde toplum huzura kavuşacaktır. Ancak haklarını egemene devreden toplum, haklarını geri istediği takdirde devlet onlara sopa gösterebilecektir. Haklarından feragat etmeyi kabul etmeyen toplum, uyruklarını ezebilme hakkına sahip olan egemen tarafından ezilebilir, varsa toprağı ilhak edilebilir. Hobbes’a göre, egemenin bir toplum sözleşmesiyle yönettiği devlet de, bir başka toprak parçasını ilhak eden egemen de aynı ölçüde meşrudur. Yine de Hobbes’a göre, egemene bağlı olan uyruklar, egemenden haklarını geri talep etmedikleri takdirde kendi aralarında rekabet etmeye, yani yukarıda doğa durumunda bahsedilen maddi olanakları elde edebilmek için mücadele etmeye devam edebilirler. Hobbes’un, egemenlik üzerine düşünceleri sonrasında modern devlet düşüncelerine ilham olmaya devam etmiştir ve bireysel özgürlük, eşitlik temelinde serbest piyasa ekonomisini savunan liberallere yol açmıştır. Bu yolu takip eden liberaller, bireysel özgürlükten de kaynaklı olarak devletin, bireyin özgürlüğüne karışmaması, bireyin üzerindeki denetimi azaltması, ancak mülk edinebilme hakkının sınırsız bir özgürlükle ikame edilebilmesi bağlamında neoliberal düşüncenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Neoliberallerin temel değerlerden biri olarak gördükleri serbest piyasa, hayatın her anına özel sermayeyi, insanın her ilişkisine paranın gücünü yerleştiren, bir anlamda Abdullah Öcalan’ın da bahsettiği “Komutan Para” olarak insana ve değerlerine karşı amansız bir savaş veren küresel bir kimliğe bürünmüştür. Bu savaş, insanın temel hakları başta olmak üzere her türlü kişisel ve toplumsal haklarını yok etme üzerine geliştirilmiştir. Böylelikle sermaye üzerinde devletin tasarrufu olmadan, herhangi bir kimliği bulunmadan her türlü farklılık ortadan kaldırılacak ve insanlık sermaye desteklenen bir tek’e boyun eğebilecektir.
Yukarıda bahsedilen düzen yeterince tanıdık gelmiş olmalı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Kürdistan’ı ilhak etmesi, ilhak ettiği topraklardaki insanların hakları üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilme hakkını kendisinde görüyor olması, bir anlamda Türkiye’nin, tam olarak Thomas Hobbes’un tahayyül ettiği biçimiyle bir Leviathan’a, yani canavara dönüştüğünü göstermektedir.
Siverek özelinde görebiliyoruz ki, kendi içerisinde rekabet halinde olan insanlar, diledikleri biçimiyle bir başkasının başta yaşam hakkı olmak üzere her türlü temel hakkını ihlal etmekte, mülkiyetini kendi kasasına koymaya çekinmemekte ve tüm bunları yaptığı halde devlet tarafından herhangi bir cezayla karşılaşmayarak korunmaktadır. Dolayısıyla diyebiliriz ki, bir devlet kendi krizleri içerisinde boğulmakta, belirli bir çıkar grubu karşısında ona haklarını talep etmek amacıyla muhalefet edenlere hiç çekinmeden sopa gösterebilmektedir. Devletin işlerini düzenleyen bir yönetim biçimi olarak demokrasi burada bir amaç mı yoksa araç mı olacaktır? Devleti ve demokrasiyi oluşturanlar insanlar değil midir? Peki bu kurum ve yönetim biçimi eğer korunmaya muhtaç ise ve yeterince kudretli değilse kendisine yönelik her şeyi tehdit olarak algılıyor ve uyruklarını ezmeye yönelik hareket ediyorsa kendi amacını yitirmiş sayılmaz mı?
İnsanlığın, tarihin önemli bir dönemecinde bir kararın eşiğinde olduğu aşikâr. Günümüzdeki pratikler de gösteriyor ki, neoliberal devlet anlayışı insanı yozlaştırdığı ölçütte çürümeye yüz tutmakta. Bu çürümenin ortadan kalkması için yeni bir şey olarak devleti ve demokrasiyi korunması, hatta bölünmez bir bütünlüğe sahip canlı bir varlık olarak görülmesinin aksine, insanların haklarını sağlayabilecek koşulları oluşturan birer araç olarak yeniden düşünebilmeli. Buradan hareketle diyebiliriz ki insanlığa, kendisini yok eden bir sisteme mi tâbi olmak yerine, eleştirel bir tutumla katıldığı yönetimde sadece kendisinin zenginleşmesi ve güç kazanması için değil, kendisiyle birlikte toplumu oluşturan tüm kişilerin refah ve huzur içerisinde yaşayabileceği bir yönetim düzeninin oluşturulabilmesi için gerekli sorumluluğu almasına dair çağrıda bulunmak gerekiyor. Bu çağrı, aynı zamanda insanlığın kaderi için yapılması zorunlu olan acil bir çağrıdır.