Her birimizin bir hikayesi vardır. Anlatsam roman olur dediği... Ve bazılarından gerçekten roman olan... Benim gibi yaşı 40 ve 40’a yakın olanların ise daha derin, daha karanlık hikayeleri vardır. 

12 Eylül 1980 bizim çocukluğumuzun orta yerine çizilen bir kara çizgidir... Çocuk kalamayıp, büyük de olamayan bir nesil olduk biz. Abimiz, ablamız, babamız tel örgünün bir yanında biz öteki yanında... Neden orada olduklarını anlayabilecek kadar büyüdüğümüzde derinde bir boşluk ve koskoca bir karanlık vardı heybemizde... 

Ama bitmemişti… Biz büyüdükçe karanlık da büyüyordu. Biz büyüdükçe karanlığın o kara deliği bizi içine almak için gittikçe açılıyordu… 

Sonra 90'lar...

Dağa gönderdiğimiz okul arkadaşlarımız... Yanıbaşımızdaki sıranın boşalması. Gözaltında kayıplar, faili belli "meçhul"ler. Gece yarıları yapılan ve hep “çatışma” süsü verilen infazlar. Mahpusluklar, görülmüştür damgalı mektuplar… Yakılan ormanlar, boşaltılan köyler. Anadilinde konuştuğu için tezek yedirilen insanlar. Devletin resmi dilini öğrenmeden zulmünü öğrenen çocuklar. Sonra uçurtma uçurtmayı öğrenmeden taş atmayı öğrendi diye kızılan “terörist” ilan edilen, öldürülmesi “makul” ve “mazur” görülen çocuklar…

Böyle büyüdük biz...  Bu koyu karanlıklardan geldik... Ama o koyu karanlıklara yine de yenilmedik…

Zalimler hep aynıydı sadece isimleri, resimleri farklıydı. Ama o zamanlar bize biri hem de başkentin orta yerinde insanların parça parça edileceğini söylese yine de “olmaz öyle şey” derdik. Gelecekte yaşayacağımız günlerin daha da karanlık olabileceğini hiç düşünmemiştik…

Son 13 yıldır ise zulmün başka türlüsüne tanık oluyoruz. Zalim kendini zulmetme konusunda oldukça geliştirdi. Yeni yöntemler yaratırken yeni bir dil geliştirdi. 

“Bu kadar da olmaz” dediğimiz ama “o kadarı da” olan zalimlikler yaşıyoruz. Bir öncekini hafifleten, “daha da beteri” varmış dedirten. 12 yaşında 13 kurşunla vurulan Uğur Kaymaz unutulmaz derken 10 yaşındaki Cemile'nin cesedinin buzdolabında saklanması aklımızı, kalbimizi zorluyor. Ekmek almaya giden Berkin Elvan için adalet isterken bize ekmek yapmaya giden Orhan Aslan ve Emrah Aydemir’in ölüsünü veriyorlar. Kulağı kesilen gerilla cenazelerini acıyla hatırlarken bir kentin orta yerinde bir kadın çırılçıplak soyulup teşhir ediliyor. Kevser’e bu zulmü yapanların ortaya çıkarılmasını isterken Hacı Birlik küfürler eşliğinde panzer ardında sürükleniyor. Roboskî Katliamı'nın sorumlularının yargılanmasını isterken Suruç’ta 33 genç parça parça ediliyor. Daha onların evinde yas bitmeden Ankara’da “barış” için bir araya gelen insanlar parça parça ediliyor. Ali İsmail’in fotoğrafını taşıyan Ali Deniz Uzatmaz’ın fotoğrafını bir başka genç taşıyor. Ve biz bütün bunlara rağmen neden öldüğümüzü, neden öldürüldüğümüzü ve ne kadar masum ve haklı olduğumuzu anlatmaya çalışıyoruz. Öldürüldüğümüz halde masum olduğumuzu ispat etmeye çalışıyoruz. 

Çünkü iktidar son 13 yılda böyle bir zalimlik yarattı. Önceki yıllarda asla görmeyeceğiniz, göremeyeceğiniz bir zalimliği, nefreti, kötülüğü, bencilliği yasal hale getirdi. Bir yandan, rahman ve rahim olanın adına hepimizi sevdiğini söylerken diğer yandan “neyiniz eksik” sopasıyla “tek millet, tek bayrak, tek vatan” parmak sallamasıyla istediği gibi Kürtler daha doğrusu yurttaşlar olduğumuzda bizi yaşatacağı ikazını yaptı. Zulüm her geçen gün biraz daha pervasızlaştırırken bu ülke insanları arasındaki nefret her gün biraz daha büyütüldü. Ve savaşlarda bile rastlanmayan bir tahammülsüzlükle, savaşlarda bile yaşanmayan bir zalimlikle, zalim siviller yaratıldı. Ve biz bu insanlara 9 yaşındaki bir çocuğun “terörist” olamayacağını, 35 günlük bir bebeğin masumiyetinin asla sorgulanamayacağını ispat etmek zorunda kaldık. Her empati çağrımız, her vicdan çığlığımız “ölen askerlere üzülmüyorsunuz”a takıldı. “Onlar vatan haini”ne büründü. “Kürtler kısırlaştırılsın“ talebinden "Kürt köyleri boşaltılsın" çağrısına aklın, hafızanın almayacağı ama bir kesim tarafından oldukça makul görünen bir zalimlik ve pervasızlığa karşı insanlığı tekrar tekrar anlatmaya çalışıyoruz. İnsanlık hala bizde kaldı…

İktidarın tarafında olmayı onun her yaptığını, her söylediğini savunmak olarak gören buradan elbette çıkarlar da sağlayan ya da sağlamayı uman çoğunlukla sağlayamayan bu insanlar zalimliğin arkasından gidiyor. O zalimliği daha da büyütüyorlar. Asgari ücretle geçinmek zorunda kalan bir insan milyon dolarlık saati ve ayakkabı kutularında saklanan paraları savunabiliyor.  Resmi açıklamalara yansıyan mesela “anadillerinde ağıt yakabiliyorlar” üstenciliği sokakta Kürtçe konuşanı linç etmeye varıyor. Aynı otobüse bindiğimiz, aynı binada yaşadığımız, aynı kuyruklarda beklediğimiz, dahası aynı emek sömürüsünü yaşadığımız insanlar “Barış” dediğimiz, Kürt ya da Ermeni olduğumuz için bizden nefret ediyor. 

Yüzün üzerinde insanın öldüğü katliam sonrası bir milli maçta ölenler için saygı duruşunun tekbir sesleriyle engellendiği bir ülkede yaşıyoruz. Bunu yapabiliyorlar çünkü hiçbir bedel ödemiyorlar. Ödemeyecekler de. “Kürtler kısırlaştırılsın” diye duvara yazı yazan bunu biliyor. Hacı Birlik’in ardından sosyal medyada gevrek gevrek gülen, “Köpek gezdirmek ne zaman suç olmuş” diyen bunu biliyor.  

Önceki yıllara oranla halklar arasına nefreti, ayrışmayı en keskin ve artık neredeyse birleşmeyecek şekilde kesme konusunda en başarılı parti AKP’dir. 

Ezcümle; parti binalarını taşlayacak, Kürt işçileri linç etmeye kalkışacak, kitapçıyı yakıp, öldürülen çocuklar ardından “az bile“ diyecek bu zalimlik “kutuplaştır, nefret ettir ve yönet” politikasının sonucudur. Başarılı mıdır? Hayır… Çünkü insanlık bir gün herkese lazım olur. Buraya yazıyorum, bunca yıldır yaşadığımız karanlık tanığımızdır; bir gün bu zalimliği salık verenler, nefret tohumlarını ekenler, filizlensin diye her gün sulayanlar aynı insanlardan merhamet dilemek zorunda kalacak. Yarattıkları sivil zalimler, bir anlamda yamyamlar bir gün gelecek onların etine de saldıracak. İşin kötüsü onları bu zalimliğin elinden yine ve her şeye rağmen biz alacağız. Çünkü insanlık hala bizde kaldı…