CİHAN DENİZ
Savaşlar acıdır. Doğasında şiddet olduğundan, ucunda ulaşılacak amaç ne kadar meşru ve haklı olursa olsun, tarifsiz acılara neden olur. Çocukları annelerinden ve babalarından, anneler ile babaları ise çocuklarından ayırır. Ama en acımasız savaşta bile gözetilmesi gereken bir ahlak, uyulması gereken kurallar olmalıdır.
Alman filozof Kant, halklar arasında sürekli bir barışın nasıl tesis edilebileceğinin yolları üzerine kafa yorduğu eseri Ebedi Barış Üzerine Deneme’de (1795), “hiçbir devlet, harpte, ileride barış akdedileceği zaman devletlerin birbirlerine karşılıklı güven duymalarını imkansız kılacak yollara başvurmamalıdır” demektedir. Kant’ın aklında sadece devletler arsındaki savaş ve olsa da, bu ilke sadece devletler arasında değil bizzat devletlerin halklara karşı yürüttüğü savaşlar içinde geçerlidir. Bu ilkenin anlamı açıktır. Hiçbir savaş sonsuza kadar sürmez, her savaşın öyle ya da böyle bir sonu vardır. Bununla birlikte, savaş sona erdiğinde sağlanan barışın kalıcı olması isteniyorsa, bunun şartlarından biri de savaşın en zorlu olduğu anlarda bile tarafların belli ahlaki ilkeleri gözetmek zorunda olduğudur. Diğer bir ifade ile savaşan taraflar, bu savaşın bir gün sona ereceğini ve sonrasında yan yana yaşamaya, yüz yüze bakmaya devam edeceklerini hesaba katmadan ve amaca giden yolda her şeyi mubah görerek karşı taraflar ile aralarındaki tüm köprüleri atacak şekilde hiçbir kural tanımadan savaşmamalıdırlar. Çünkü Kant da çok iyi bilmektedir ki, savaş sırasında yaşananlar savaşta kalmaz; halkların hafızasına kazınarak nesilden nesle aktarılır. Halkların hafızasına kazınan ve tazeliğinden bir şey kaybetmeyen bu acılar, barışın önündeki en büyük engeldir ve bu acılar ile hesaplaşılmadan kalıcı bir barışın imkanı maalesef yoktur.
Geçen hafta bir kez daha Kürt halkındaki duygusal kopuşu derinleştirecek, halklar arasında son kalmış köprüleri de atacak bir olaya şahit olduk. Korona salgını ile iktidar kendi içindeki faşist ve sömürgeci virüsü iyice kontrol edemez hale gelmiştir. Her ağızlarını açtıklarında Adnan Menderes’in uğradığı zulmü, asıldığı ipin parasının bile ailesinden alınmasını dile getiren zihniyet, bugün bahsettikleri zulümleri fersah fersah geçen zulümlere, acılara sebep olmaktadır.
Geçen hafta oğlunu kaybetmiş olmanın acısını yüreğinde yaşayan ama oğlunun mücadelesinde ona yoldaş olmaktan bir an olsun geri durmamış bir Kürt anasına oğlunun cenazesi devlet tarafından posta ile bir kutu içinde gönderildi. Bununla da yetinmediler bir de bunun parasını bu anadan aldılar. Bu, özellikle de böylesi bir süreçte, sıradan veya rutin bir uygulama olarak geçiştirilemez.
Hiçbir dini, hukuki ve ahlaki ilkede yeri olmayacak bu davranışla iktidar kendince iktidara boyun eğmeyen, özgürlük istemekten vazgeçmeyen Kürt halkını bu ana şahsında cezalandırmak istemektedir. Zannetmektedirler ki bunu yaparlarsa, Kürtler kendi çocuklarına sırt dönecekler. Ama sadece yaşadığı tüm acılara, kendisine reva görülen bu her davranışa rağmen ananı yüzündeki kararlılığa bakabilseler yaptıklarının ne kadar anlamsız ve beyhude olduğunu ve elde edebilecekleri tek sonucun Kürt halkı içindeki mücadele kararlılığının daha da artması ve duygusal kopuşun daha da derinleşmesi olduğunu göreceklerdir.
Gelen tepkiler üzerine iktidarın bir sözcüsü ise gayet rahat bir şekilde yapılanın usule uygun olduğunu söyleyerek yapılanları savunabilmiştir. Aslında bu kişinin söyledikleri doğrudur. Yapılan, hiçbir hukuki, dini ve ahlaki ilkede yer olmasa da, faşist ve sömürgeci devlet anlayışının usulüne de, özüne de uygundur. Olan aslında Kürtler söz konusu olduğunda her türlü insani değeri bir kenara bırakan, hatta bir kutuya sığacak kadar bile insanlığı kalmayan bu sistemin tam da özüdür. Dün mezarlıkları bombalayanların, mezarları kepçe ile kazarak cenazeleri çıkartanların, mezar taşında yazanlardan korkarak mezarları tahrip edenlerin bugün yaptığı tam da kendi usulleridir.
Bizim bu usulle bir derdimiz olmalı. Eğer mevcut usul her türlü insani değeri göz ardı ediyor ve insanlığı bir kutuya sığdırmaya çalışıyorsa, “lanet olsun böyle usule” deyip insani değerlere uygun yeni bir sistem kurmanın mücadelesini daha da güçlü vermeliyiz. Ama ilk önce tüm barış ve demokrasi güçleri, demokratik siyaset alanı olarak kendi eksikliklerimizi de sorgulamalı ve iktidarın bu pervasızlığında ve rahatlığında kendi eksik mücadelelerimizin etkisinin özeleştirisini vermeliyiz.
Tüm bunlar karşısında Kürtler ise verdikleri mücadelenin en zorlu ve acı dönemlerinde bile asla bu savaş sona erdiğinde bu coğrafya diğer halklarla beraber yaşayacaklarını akıllarından çıkartmamışlar ve asla doğrudan bir halkı hedef alan eylemler içine girmemişlerdir. Böylesi durumlar meydana geldiğinde ise kendi içlerinde bunun muhasebesini yaparak özeleştirisini vermiş ve bunun tekrarlanmasının yollarını arayıp bulmuşlardır.
Daha da önemlisi Kürt özgürlük mücadelesi, verdikleri mücadelenin halklar arasında değil onlara sömürgecilik, asimilasyon, inkar ve imhadan başka bir şey vermeyen devletle olduğundan ve bu sömürgeci anlayış Kürtler kadar tüm bölge halklarını da zehirlediğinin ilk çıkış anında bile bilincinde olarak, dar milliyetçi anlayışın sınırlarının ötesine geçmiş ve sadece kendi ulusal özgürlüklerini değil ama bir bütün bölge halklarının özgürlüğünü kazanmayı hedeflemiştir.
Kürtler verdikleri mücadele ile adeta sömürgeciliğin lime lime ederek ayaklar altına aldığı insanlığı sadece Kürtler için değil coğrafyayı paylaştığı tüm halklar için adeta ilmek ilmek yeniden örmektedir.
Tüm yaşanan acılara, doğrudan Kürt halkının onurunu hedef alan tüm kötülüklere rağmen bugün hala halklar arasında köprülerin varlığından söz edebiliyorsak bunun tek nedeni Kürt özgürlük mücadelesindeki bu damardır. Ve eğer bir gün coğrafyamızda halklar arasında kalıcı bir barış gelecekse, bu ancak bu damar sayesinde mümkün olacaktır.