Medet'le ilk defa 16 Ocak tarihinde tanıştım. Fakat ailesini yakından tanımamdan dolayı kendisi ve çalışmaları hakkında edinmiş olduğum bilgiler vardı. Bu, Medet Dilek'in dördüncü belgesel çalışmasıymış. Konusu hakkında bilgim olduğu için filmin gösterimine katkı sunmak istemiştim. Ancak yapacaklarım sınırlıydı. Sadece ulaşabildiğim kadarıyla çevremde ki insanları filmden haber ederek, onların katılımını sağlayabilirdim. O çok kısıtlı sürede ulaşabildiğim hemen herkesin katılımını sağlamıştım. Ancak bu yeterli değildi. Medet'in yaklaşık dört senesini alan bu çalışmasını maalesef hak ettiği geniş bir kitleye ulaştıramamıştım.

İçten içe herkesin yüzünde bir hüzün vardı. Fakat bu hüzün katmerlendi film başladığında. Aylık 600 YTL ye çalışan kendi deyimiyle "kıyıda yürümeyi seven" bu genç adamın işaret ettiği konu tam bir insanlık dramıydı. Hayıflandım.
Tiyatrocu olmamdan kaynaklı filmin her sahnesine 'gözlem' mantığıyla bakmam alışkanlık olmuştu. Her bir karesine dikkat kesilecek, duyguyu arka plana bırakıp, ışıktan ses kalitesine, kamera açısından iş-tutuş anlayışına kadar. Hemen her konuda pür dikkat kesilecektim.
Fakat insanlığım ağır bastı. Kapıldım duygu seline. Evet eleştirilecek çok şey buldum ama bu benim için hiçbir maddi değer taşımayan bir küçük ayrıntıydı. Kanayan toplumsal bir yaraydı filmin konusu. Esas olan sorgulanan insanlıktı, insanlığımızdı.
Medet kıyıdan yürümüştü. Onların, 'kötü' kadınların dramını yansıtmıştı beyaz perdeye. Onlar ki ne Kürt, ne Türk, ne de Acemdiler. Onlar anne, onlar eş, onlar kardeş, onlar insandı. Her birisinin bir başka hikayesi varmış, her hikayenin bir başka acısı, her acının bir başka acıtanı, bir başka katili varmış. Evet her bir cinayetin faili ayrı olmuş olabilirdi. Ancak tüm cesetlerin ortak paydasıydı yaşadıkları düzen. Evet düzendi. Çünkü erkek egemen sistemin kadına bakışı çıkıyordu her 'cinayetin' altından.
Tecavüzcüleri koruyan yasalar, polise sığınan kadınların karakol tuvaletlerinde polislerce tecavüz edildikten sonra tekrar otobüs garına bırakılmaları vs...
Şöyle diyor filmde ki bir kadın: "Ailem bana tecavüz eden eşimin arkadaşını affetti ama beni affetmedi.” Bir diğeri, “Amcamın bana tecavüz ettiğine annem bile inanmadı” diyor. Bir başkası da, “11 yaşındayken annem beni komşumuza peşkeş çektirdi. Korkudan babama söyleyemedim çünkü babam beni öldürecekti. Sonra kızkardeşimi de pazarlamaya başladı annem. Babamın beni öldürmesi önemli değildi ama babamın hapis yatmasından korktum da söylemedim” diyor.
Katil iş başındaydı, katil düzendi, namus anlayışıydı, örftü, adetti katil. Katil insanlığını kaybetmiş insanlıktı. Katil bu sistemin 'kötü' kadınının insanlığını unutan herkesti. Ama asıl katil aileydi. Katil herşeyden önce aileydi. O aile düzenin ta kendisi değil miydi. Evin reisi baba değil miydi, anne onun malı, çocuklar da her ikisinin malı değil miydi.
Filmden sonra herkes kendince yorumlar sundu. Kimi beğenisini kimi eleştirisini yaptı. Kimi kalkıp açıktan teşekkür etti. Kimi alkışladı ama konuşmadı, kimi yorumunu dost sohbetlerine sakladı. Sanırım en ilginç yorumlar dost sohbetlerinde oldu. Daha insancıldı, daha mert, daha rahat, daha kaygısızdı. Şöyle dedi davetim üzerine filme gelen bir arkadaş: "Ben filmin konusunu ilk duyduğumda irkildim, gelmek istemedim. Ne bileyim, insana kötü şeyler çağrıştırıyordu."
"İrkildim" sözünü duyunca asıl ben ürktüm. Ürktüm, çünkü bunu söyleyen orada tanıştığım bir kadın arkadaştı. Kötü niyetinden değil mertçe söylemişti düşüncesini. Cümlenin sonunu da "iyi ki gelmişim" diyerek tamamlamıştı.
Ama ben ürkmüştüm bir kere. Hemen filmde ki bir kadının sözleri geldi aklıma; "Polisler beni aldı bir hücreye koydu, üstelik orada travestiler de vardı."
Bataklığa itilmiş kadınların dramını işleyen filmi duyduğu için irkilen bir kadın, o bataklığa itilen kadının da travestiye bakışının toplumsal bilinciydi bu kısa sohbet. Bu yüzden ürktüm.
Kadın ezilmişliğinin tüm hıncını yine bir başka kadından çıkaran toplumsal bakıştı ilki, diğeri ise ilk defa belki toplum tarafından kendisinden daha aşağılık muamelesi gören alt kimlikteki birine bakışıydı.
Oysa tüm ezilenleri en iyi ezilenler anlar diye düşünüyordum. Öyle değilmiş ama herkes başkasının açısını kendine teselli görüyormuş.
Limonlu Kahve.
Söyle düşüneniniz olmuştur belki. Limonlu Kahve'nin bu filmin konusuyla ne alakası var diye. Şunu tüm içtenliğimle söyleyebilirim ki; Medet Dilek, en iyi tespiti filmin isminde kullanmış.
Kadınlar regl dönemlerinde bile çalıştırılmak zorunda bırakıldıkları için, kadınların periyodik adetlerinin kesilmesi için kullanmak zorunda kaldıkları bir yöntemmiş, limonlu kahve içmek.
Ben kararımı filmi seyretmeden önce vermiştim. Bu filmi sırf konusu itibarıyla da olsa 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü vesilesiyle planladığım 24 Mart'taki tiyatral etkinliğimizde yeniden gösterime koyacağım. İşte o zaman Medet Dilek'in emekleri karşılığını bulacaktır.

KENAN TAŞKESEN