
Şimdi sadece tutuklamıyor, faşist yığınları da BDP’nin üzerine sürüyor. Başbakan’ın ve hükümet yetkililerinin tüm konuşmaları BDP’ye saldırı emri niteliğindedir. Bu konuşmalardan sonra tabii ki saldırılar artar. Başbakan ve hükümet bunu bilinçli yapıyor. Zaman zaman provokasyonlara gelmeyelim denilse de bunlar sadece kendi suçlarını örtme söylemleridir.
AKP’nin yürüttüğü özel savaşta rol alan iki önemli isim açıkça BDP’ye saldırın diyor. Şamil Tayyar “BDP linç edilmelidir” fetvasını veriyor. Polis Akademisi hocası İhsan Bal “kitlelerin sokağa dökülmesi haklıdır” diyerek tahrik yapıyor. Tutuklamalarla yaptıkları baskıyı bu saldırılarla pekiştirmektirler. Kürtler korkutulup mücadeleden vazgeçirilmek isteniyor. Zaten bu tür isimler “KCK tutuklamaları doğrudur, hatta geç yapılmıştır, Kürtlerin demokratik siyasal mücadelesine fırsat verilmemelidir” demektedirler.
BDP binalarına ve Kürtlere saldırılar her yerde artmıştır. Başbakan’ın konuşmasından sonra BDP’ye saldırıların artacağını bir çocuk bile bilir. Bir taraftan şovenizm kışkırtılıyor, ondan sonra da askerlerin ölümünden BDP sorumludur denilerek hedef gösteriliyor. Yeni Şafak gazetesi zaten “katil sizsiniz” manşeti atmıştı. Bu gazetenin hükümetin sözcüsü olduğu biliniyor. Bu manşet bir iki eleştiriyle geçiştirildi. Bu manşetle birlikte tüm Türk basını kirlenmiştir. Kendine liberal demokrat diyenler de bir iki eleştiriyle bu faşist saldırıyı sindirdiler. Zaten bu tür saldırılar kendine liberal demokrat diyen çevrelerin tutumundan cesaret almaktadır.
Yandaş basın, merkez basın, kendine liberal diyen bir kesim yazar Başbakan’ın söyleminden sonra BDP’ye daha fazla yüklenmeye başladılar. Hepsi BDP’ye diz çöktürmek istiyor. BDP ille de PKK’ye karşı çıkmalı ve eylemlerini terörizm olarak değerlendirip lanetlemeliymiş! İşte faşist zihniyet budur.
BDP’nin ya da başka bir partinin olguları ve olayları AKP, CHP ya da MHP gibi değerlendirme zorunluluğu yoktur. BDP kendileri gibi terörist derse zaten BDP olamaz. Çünkü Kürt sorununa terör ve terörizm yaklaşımları sorunu çözümsüz bırakmaktadır. Türk devleti Kürt savaşçılarına önceden şaki derdi, şimdi terörist diyor. Bu söylemlerin arasında ve amacında hiçbir fark yoktur. Tek fark şimdi basını kullanarak psikolojik savaşı tırmandırıp bazı Kürtleri de kendi çizgilerine getirmek istemeleridir. Buna psikolojik terör de denilebilir.
BDP “biz de ölümleri istemiyoruz, ama Kürt sorununu çözün bu savaş dursun” diyor. Doğrusu da budur. Dayatmalara boyun eğmek ise devlet terörüne teslim olmaktır. Devlet açıkça BDP’ye “şiddeti tek taraflı kullanma hakkı bana aittir, ben eskiden olduğu gibi bu hakkı kullanarak Kürt hareketini ezeceğim, sen de buna sessiz kal, hatta bana destek ver” diyor. BDP’ye yapılan dayatma, devlet terörünü kabul et dayatmasıdır. Bunun anlamı, Türk devletinin Kürtlere karşı eskisi gibi tek taraflı savaş yürütme konusunda önünde engel olunmamasını istemesidir. Açıkça savaş çift taraflı hale gelince kıyamet koparılıyor. Bu iki taraflı bir savaştır denildiğinde ise BDP’nin kafası ezilmek isteniyor. Saldırıların amacı budur.
Artık Kürtler tek taraflı savaşı kabul etmeyeceklerdir. Bu tek taraflı savaşa karşı direnmek ise haktır. Devletle direnenleri aynı görmek, devletin psikolojik terörüne boyun eğmektir. Türk devletinin tek taraflı savaşı devam ettirmek istediği açıktır. Kürt Özgürlük Hareketi ezilerek bu tek taraflı savaş, şiddet ve boyun eğdirme politikasıyla kültürel soykırımı tamamlamak hedeflenmektedir.
Türk basınının öfkesi ve saldırganlığı da devletleri gibi savaşın iki taraflı olmasınadır. Devletin her türlü askeri operasyonları ve polis saldırıları devlet olmanın hakkı olarak görülüyor. Zaten bu tekel devlete aittir deniyor. Ama bu devlet terörüne, militarizme, askerine ve polisine neden karşı konulduğunun sorgulaması yapılmıyor.
Her konudaki iki yüzlülükleri Bask’ın silah bırakmasından sonra yine kendini dışa vurmuştur. ETA’dan yola çıkarak PKK de silah bırakmalıdır deniliyor. Hatta Başbakan İspanya gibi tüm partiler ortak hareket edelim çağrısı yapıyor. ETA ile PKK’yi, Bask ile Kürdistan’ı karşılaştırmak amiyane deyimle elmalarla armutları karıştırmaktır.
İspanya anayasasına benzer bir anayasa olsa gerilla hemen silah bırakır. Kürtler Basklılar gibi bir statüye kavuşsaydı ETA gibi yıllarca silahlı mücadelede ısrar etmezdi. Bask’ın özerkliği de var, kimlik, dil ve kültür özgürlüğü de var. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önünde de Türkiye’deki gibi engeller yok. Türkiye ise hala ne Kürtleri toplum olarak tanıyor ne de Kürdistan kelimesine tahammül ediyor. Bu nedenle Bask karşılaştırmaları saçmadır. Silahların bırakılmasına değil, neden bırakıldığına bakmak gerekir.
Ne Türkiye İspanya’dır ne de Kürdistan’ın konumu Bask gibidir. Bask statüsü gibi bir statü ortaya çıkarsa gerillalar bir gün bile dağda kalmazlar. Dolayısıyla ilk önce Türkiye İspanya gibi bir anayasaya sahip olmalı. İspanya anayasası tüm kimlikleri ve özerklikleri anayasada açıkça ifade ediyor. Genel vatandaşlık kavramı ondan sonra anlam buluyor. Dolayısıyla Bask’ı ağızlarına almadan önce ispanya anayasasını okumalılar ve Bask’ın statüsünü öğrenmelidirler.
Bilinçli bir biçimde ağızlarına sakız yaptıkları gibi özerklik birilerinin derebeyi olması ya da iktidar mücadelesi değildir; demokrasi içinde toplumların kendi kendisini yönetme hakkıdır. Bu yönetim hakkı da herhangi bir parti ya da örgüte değil, bir topluma verilir. Dolayısıyla yandaş basının “PKK kendisi için iktidar alanı açmak istiyor” demagojisi Türk devletinin Kürtler üzerindeki siyasal egemenlik ve kültürel soykırım politikasını bırakmak istemeyişini meşrulaştırmaktan başka bir anlama gelmiyor.
Bir diğer demagoji de “İspanya’da kitleler ETA’ya karşı çıkmıştır” söylemidir. Eğer İspanya anayasası demokratikleşmeseydi, Bask özerklik statüsüne kavuşmasaydı aşırı sağcılar dışında hiç kimse ETA’nın silahlı direnişine karşı çıkamazdı. Dolayısıyla bu tür soru ve değerlendirmeler gerçeği çarpıtmaktan başka bir şey ifade etmiyor.
PKK zaten “siz İspanya’daki gibi sorunu çözün, buna rağmen bu çözümü kabul etmeyen varsa ilk önce biz karşı çıkalım” diyor. Dolayısıyla sokağa dökülelim çağrısı yapanlar ve buna katılacağını söyleyenler ya devlet terörüne boyun eğenlerdir ya da kirli psikolojik savaşın aletidirler.
Demokratlığın görevi hala Kürtleri siyasi egemenlik ve kültürel soykırım söylemi altında tutmak isteyen AKP politikalarına karşı çıkmaktır. Dolayısıyla Kürt sorununun çözümü yerine bastırma politikası izleyen AKP’ye karşı çıkmak için meydanlara çıkılmalıdır.