Yeterince ağladıysak, artık hakikatten konuşalım. Şu meşhur Oscar adayı Lion, bize gerçekten olan-biteni anlatmak isteseydi, en az Saroo kadar Mantosh'tan da bahsetmeli ve bunu yaparken de çok daha farklı bir yol izlemeliydi. Bu haliyle film, olay anlatıyor, hem de yaşanmış bir olay, eyvallah; ama hiçbir dert anlatmıyor.

Henüz izlememişler için özet geçeyim…

Lion'da, Hindistan’ın bir bölgesinde abisiyle birlikte iş peşinde dolaşırken kaybolan, bir tren vagonuna sığınıp uyuyakalan ve hurdaya ayrılmış o trenle ülkenin diğer ucuna, Kalküta’ya yolculuk yapan, türlü badireler ardından burada dehşet verici bir kimsesizler yurduna yerleştirilen, ardından Avustralyalı bir çift tarafından evlat edinilen, 25 yaşından sonra ise bir imge sayesinde 5 yaşının hatıralarıyla yüzleşen ve geçmişini aramaya koyulan Saroo’nun hikayesi sinemaya aktarılıyor.

Film, Hindistan üzerinde hava çekimleriyle başlıyor. Önce doğanın hayret vericiliğini, kamera yüzeye indikçe ise Hindistan’ın kaosunu görüyoruz. Saroo ve Guddu, bu kaos içinde iki kardeş; anneleri taş taşıyor; babalarını tanıma fırsatı bulamıyoruz. Film, iki kardeşe ve annelerine acımamızı isteyip duruyor, öyle de yapıyoruz. Bu bölümde ilk gözyaşı düşüveriyor yanağa.

Saroo’nun kayboluşu ardından başına gelenler de doğunun korkunçluğu üzerine bina edilmiş. Bu dünyada iyi insan bulmak, samanlıkta iğne bulmaktan zor. Fakat sonra, da da da daaamm: İki beyaz çıkıyor ortaya, gözleri Saroo’da. Onu evlat edinmek ve Nicole Kidman’ın oynadığı “anne”nin daha sonra söylediği gibi, “bir şans vermek” istiyorlar. Güleç yüzü, canayakın karakteriyle Saroo da bu şansı mükemmel kullanıyor.

Sonra başka bir çocuk daha geliyor Hindistan’dan: Mantosh. Saroo kadar sempatik bir yüzü yok, hemen gülümsemiyor da. Saroo, Batı uygarlığı karşısında adeta saygı duruşunda bulunmuştu; hiç kuşku yok ki onca hürmet ettiği “televizyon” Batı’nın kalkınmasının, olanaklarının bir sembolüydü. Mantosh ise daha gelir gelmez televizyona kafa atmaya, çırpınmaya başlıyor. İyi kalpli ailemiz, hemen durduruyor onu, sarıp sarmalıyor. Saroo, bu türden çırpınmalarla filmin zaman akışına göre henüz 1 yıl önce kimsesizler yurdunda karşılaşmış, sebebini çocuk aklıyla dahi olsa biliyor ama o da yanına gitmiyor, konuşmuyor. Mantosh, o televizyona neden kafa atıyor? Film, bunun yanıtını bir kez olsun vermiyor. Mantosh büyüyor, alkolik oluyor, annesini üzüp duruyor; ama Mantosh’un derdi ne, isyanı kime, niye uyum sağlayamıyor? Belki de dengesizliğinden ya da -film de öyle söylüyor ya- Saroo gibi “fırsatları değerlendirmek” ufkuna sahip olamayışındandır!

***

Gerçek dünyadan ‘spoiler’: Hindistan, yıllarca İngiliz sömürgesiydi. Uzak Asya, halen Batı’nın ucuz emek gücü deposu. Büyük firmaların çağrı merkezleri neden Hindistan’dadır, hiç düşündünüz mü? Ayda 60 Dolar’a bir işçi çalıştırabilmek “ayrıcalığı” sebebiyle olabilir mi? Biri Hindistan’dan ve oranın “hayatı kayan” çocuklarından bahsederken bunları söylemez, Batı’yı yalnız “kurtarıcı” rolünde gösterirse, hani belki biraz, şuncacık olsun, ayıp etmiş olmaz mı?

Lion da işte tam olarak böyle bir film. “Ama gerçek hayat, gerçek hikaye…” Ayda 60 Dolar’a kadar düşen maaşlarla çalışan işçiler, uzayda mı yaşıyor? O çocukları vahşi bir sömürgeciliğin insafına terk eden kapitalist üretim/bölüşüm ilişkileri, hele de “globalleşen dünyamızda”, ne kadar uzak bize? Hangimiz bu suçtan uzaktayız? Evlat edinenlerimiz mi? Yapmayın lütfen…

Sivil toplumculuk, kapitalizm koşullarında, olsa olsa doğan görünümlü şahindir. Filmin sonundaki pek bir duyarlı “Şu siteye tıklayın, Hindistan’daki kaybolan çocuklar için ne yapabileceğinizi anlatalım” çağrısı da, bir suçtan arınma, mücadeleden kaçınma ve sorunun etrafından dolanma tutumundan başkası değil. Filmin bir bütün olarak yaptığıyla da gayet tutarlı.

Ama Saroo rolündeki çocuk tatlı mıydı? Daha fazlası düşünülemez: Al, ısırığa boğ.

Film, ağlamaktan helâk edecek tıynette miydi? Kesinlikle kağıt mendil hazır tutulmalı.

Fakat film, aynı zamanda -öyle ya da böyle- bir cinayet hakkında konuşurken katili göklere çıkarmak ve hatta bir cinayet hakkında konuşurken bir yolunu bulup cinayetten hiç bahsetmemek üzerine mi kurgulanmıştı? Kesinlikle evet.

Dolayısıyla, “Şöyle bir içimi boşaltayım, ağlayayım da rahatlayayım be!” diyorsanız izleyin Lion’u. Ama içi boş, hiçbir yaraya merhem olmaz, hakikatle arasına bilerek ve isteyerek mesafe koymuş “bembeyaz” bir yapım olduğunu da aklınızdan çıkarmayın.

Not: Filmi izledikten hemen sonra kapıldığım, belki kendi “sömürgeliğimden” de kaynaklanan öfke kuruyup geçişmeden yazdım yazıyı, söylemekte yarar var.


Oh, dear!



İsmet Özel’den mevzuya göre gelsin efendim:


biz şehir ahalisi, kara şemsiyeliler!

kapçıklar! evraklılar! örtü severler!

çığlıklardan çadır yapmak şanı bizdedir.

bizimdir yerlere tükürülmeyen yerler


nezaketten haklılardan yanayızdır hepimiz

sevinmemiz çapkıncadır, ağlatır bizi küpeşteler

yaşamak deriz -oh, dear- ne kadar tekdüze

katliamlar ne kötü be birader