Xirabo, Xirabo, weleh bileh tu xirab î
Bi gotin û galgalan çênabî...


Önüne koydu ve ağır ama işin ehli hareketlerle genişçe açtı tütün torbasının ağzını. Kırışıklıkların yılların zorluklarını gözlere ihbar ettiği elleri ve nasır bağlamış parmaklarıyla o altın sarısına çalan qaçax tütünü karıştırdı, eledi ve ayrı bir bezin üzerine özenle yerleştirdi. Başını öne eğmişti ve kafasına hünerlice sardığı poşisi de yüzünü saklıyordu, onu görebilecek herkesten. Zaten güneçte (çok güneş alan yer) oturduğu için eğik başı yüzünü güçlü bir gölge ile örtüyordu. Kalınca ama kısık bir sesle, sadece kendisinin duyabileceği şekilde, "Weleh em jî bê gotin û galgal çênabin" dedi, başını da aynı zamanda hafifçe sağa sola salladı. Yılların küçülttüğü ve çukurlara gömdüğü gözlerini daha da kısarak önündeki genişçe düzlüğe baktığında, o tarifi zor yüzü gözüktü; yaşının ve yaşadıklarının bütün izlerini, güneşin kalınlaştırdığı derisine çizilen hatlardan ve kırışıklıklardan okumak mümkündü. Yuvarlak alnı, genişçe yüzü ve ince dudakları hafifçe aralandığında, sardığı tütün daha fazla sararmış ve araları açılmış dişleri, henüz ellili yaşlarını bitirmemiş bu adamı seksen yaşına merdiven dayamış biri gibi gösteriyordu. Buğulanmış gözlerinde geçmişe dair resimler leylanlanırken, kulaklarında hala geçmişin usta seslerini dinliyordu:

Lo lo siwaro heyran, ez ê li vir im, lo ne li wê me
Ez ê baraneke hûr im, lo tevlî bê me
Ez ê ewrekî reş û tarî me lo li ser behrê me


Henüz küçük bir çocukken köy odasına gelip kocaman adamların arasında oturmak için bir yer arardı, bir de sebep uydururdu. Olabildiğince yakın otururdu şairin yanına. Bir de ola ki bir dengbêj Serhat'tan gelmiş olsun, bir şekilde sokulurdu dizinin dibine: "Hebû nebû, Noşîrwan padîşa bû..." İlk kez gözlerinin önünden, geçmiş zamanların dev insanları ve kahramanları; Rustem'i, Mîrza Mihama'sı canlanmıştı. Dengbêj ve çîrokbêjlerin kelimelerinin kanatlarına tutunarak denizden gelen atları gemlemiş, Sîmirlerin sırtında yeraltı şehrinden yeryüzüne gelmiş, en olmadık büyülerden perileri kurtarmıştı. Tüm o anlatımları heybesine koymuş, yıllarca biriktirmişti ve bazen de artık fırsat buldukça o da bu sözleri çekingence fırlatıverirdi mütevazi odalarda.
Sonra her anlatının bir de ezgisinin olduğunu anlayacaktı; öyle sıradan bir ezgi değil. Hayatın gerçek olduğu bütün mekanlarda yoğrulan bu ezgiler, dengbêj, şair ve stranbêjlerin hüneri ile gövde bulacaktı. Onun meraklı kulaklarında, gözlerinde bir taşın, bir ağacın gerçekliğinde ezgiler görünür olurdu. O artık ustalardan öğrendiği gibi elini kulağına götürür, orta parmağı ile sağ kulağını tıkar, artık sol elinde haşir neşir olduğu tesbihini okşardı avucunda. Ve sözler ezgilerle bir olup ağzından çıkmaya başladığında, gözlerini kapatırdı bu dünyaya ki gerçekleri görebilsin. Hayatına mana veren o gerçeği, sözün ve ezginin yarattığı o gerçeği...
Ne divan ve divanhanelere, ne köy odalarına ve ortamlar görmüş, nice insana, gence, kadına, erkeğe anlatmıştı tarihlerini, kimliklerini, sanatlarını ve kültürlerini. Onları onlar yapanlardan olmuştu, zaten feri sönmüş gözlerini de yaşartan buydu: "Kimim" sorularına cevap olmuştum, kimliklerine bir isim, bir ses vermiştim, onları tarif edilir kılanlardan oldum; bugün "kimim" sorusuna cevap veremiyorum.
Cevap vermesi de kolay değil hani. Camialarda kimlik bulmuş biri, tek başına, kime kim olduğunu nasıl anlatsındı? Tabakasını açtı, sigara kağıdı yapraklarını tek tek ayırdı, tütününü yerleştirdi ince kağıt yaprakların içine ve usta parmakları ile tabakasını dolduracak kadar sigara sardı, sigaralardan bir tanesini de kapattığı tabakasının üstüne koydu. Tütün torbasının ağzını büzdü, heybesine koydu. Bezini hafifçe çırptı, özenle katlayıp heybesine yerleştirdi. Tabakasının üzerine yerleştirdiği sigarayı hafifçe dudakları arasına konduruverdi, oracıkta bıraktı. Yaşlı gözleriyle önündeki arkaca baktı, sonra dönüp hala tüten ve is kokan köyünün evlerine... Çoğunun damı yıkılmıştı bile. Tüm köyde onun zenginliklerinden pay almak isteyen tek bir kulak, tek bir göz kalmamıştı. Sigarasını hiç yakmadı. Öylece derin bir ah çekti. Diz çökmüş vaziyette elini kulağına götürdü, elindeki tesbihi ise takatsiz bir şekilde elinden düşürdü ve hayatının en acı ezgisiyle buluşturdu sözlerini ve hünerini. Parmaklarından ve avucundan ayırarak tesbihini ve tek tek tanelerini:
 
Were dayê de ezê Etrûşa şewitî wêran dikevim heylo nemayê ji xema dilê min û te re dibêjinê wa bi kaş e,
Were kulê de tu wê bikevê derê mala bavê xayîn û bêbexta na welehî bavo general û paşa,
Bêje bila dinya alem pêş ve bizanibe xwîna xort û keçê kurda ne erzan e dayê ne belaş e,
Wele em ê li dinyayê bikin hewar û qêrîn, em ê bêjin hoyê de were va kûçikbava ser gund û bajarê me lo maqûlo bidine paşe lo