Doğruluk hakikatin özünü oluşturur. Hakikat arayışında olan doğruyu bulmakta ısrar etmek zorundadır. Yalana dayanmak hakikate düşman olan güçlerin en temel özelliğidir. Devletçi sistem yalan üzerinde yükselen bir sistemdir ve bu sistemin siyasetçisi yalanı cephaneliğindeki en etkili silah olarak kullanmak durumundadır. Üst toplum olarak örgütlenen devletin alt toplumu yönetebilmesi için yalan denilen o lanetli silaha ihtiyacı vardır. Yanlış olanda, başka bir deyişle hakikat karşıtlığında ısrarın kaçınılmaz sonucu, herkesin gözünün içine baka baka yalan söylemektir. İşte size bir kuyruklu yalan örneği: Bir devletin başbakanı çıkıyor, ülkesinde bu sorundan kaynaklanan orta yoğunluklu bir savaş yaşandığı halde “Kürt sorunu yoktur” diyor. Oysa “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur” demek, kentin caddelerinin yağmurla oluşan sel sularıyla birer küçük ırmağa dönüştüğü bir ortamda, insanları günlük güneşlik bir havada yaşadıklarına inandırmaya çalışmak demektir. Burada sözü edilen kişinin Ortadoğu’nun ‘en etkili’ siyasetçisi olarak lanse edilmesi, yalanın devlet siyasetinin en büyük silahı olarak kullanıldığının en çarpıcı kanıtıdır.
Ezilen bir toplumun siyasetçisi de yalan söylemeyi alışkanlık haline getirebilir mi? Ne yazık ki bu soruya olumsuzlayan bir cevap veremiyoruz. Devlete dayanıyorsanız yalan söylemeniz kaçınılmazdır. Kişisel ihtiraslar ve dar zümre çıkarları da genellikle siyaset yapan kişileri yalan söylemeye yöneltir. Orta sınıf bu açıdan belki de yalana en çok başvuran sınıftır. Bu sınıfın sübjektif karakteri bile onun yalancılığının en güçlü göstergesidir. Orta sınıf siyasetçisi yalana sığınan siyasetçidir. Ahlak ancak toplumsal zeminden asla ayrılmayan emek siyasetçisinin bir özelliği olabilir. Çünkü yalan söylemek ahlaksızlıkla özdeştir ve toplum dışı veya karşıtı bir davranıştır. Topluma ihanet etmeyi aklından geçirmediği müddetçe bir devrimci siyasetçi asla yalan söylemez.
Şimdi değinmek istediğimiz asıl konuya gelebiliriz. Siyaset yapmak üzere kırk yıla yakın bir süre kaldığı yurtdışından hükümetin çağrısıyla Türkiye’ye teşrif eden Kemal Burkay’dan söz ediyoruz. Kuşkusuz ülkeye dönmek iyi bir şeydir. Resmi çağrıya icabetle gerçekleşmiş olsa bile bu yine böyledir. Hükümetin özel davetine olumlu karşılık vermiş olması bir kişinin olumsuzluğuna delalet etmez. Kendisine siyaset yapma zeminini açan devlet olsa ve devletin kendisinden bazı beklentileri bulunsa da, bir siyasetçi buna rağmen alet olmayı reddedip dürüst davranabilir. Devletin veya hükümetin çirkin beklentilerine karşılık vermekten imtina edebilir. Dürüstlük bunu gerektirir. Ne yazık ki Kemal Burkay böyle davranmamış, kendisini Türkiye’ye davet edenlerin umut ettikleri biçimde hareket etme yolunu seçmiştir. Belki de daha doğru olanı, yıllarca bu temelde hareket ettiğidir.
Burkay öncelikle PKK’yi ve kurucusu sayın Abdullah Öcalan’ı hedef seçmiş, her ikisine küfür ve hakaretler yağdırmayı siyasetinin merkezine oturtmuştur. Her şeyden önce dürüst bir insan, hakkında bir söz söylemeden önce, sayın Öcalan’ın on iki yıldan beri tek kişilik bir Ada Cezaevinde aklın alamayacağı bir yalnızlığa mahkûm edildiğini mutlaka göz önünde bulundurur. Çünkü Burkay’ın hakkında dilediği biçimde konuştuğu insanın kendisine cevap verme imkânı yoktur. Buna taşları bağlayıp köpekleri serbest bırakma bile denilemez. Çünkü burada kıskıvrak bağlanmış olan insandır ve Burkay işte bu insanı taşlıyor. Üstelik icazetini aldığı hükümetin kendi hukukunu dahi ayaklar altına alarak saldırdığı insanı avukatlarıyla görüştürmediği bir dönemde bunu yapıyor. Peki, dürüstlük bunun neresinde? Çarmıhtaki insana hakaret etmeyi insanlığın neresine sığdırıyorsunuz bay Burkay?
Kendisi yıllar önce yazmış da, Öcalan yıllar sonra onun söyledikleri şöyle teyit etmiş: “Biz PKK’yi kurduk, üç yıl süreyle bizim ekmeğimizi, silahımızı, paramızı devlet verdi. Karşılığında bizden istedikleri, diğer Kürt örgütlerine karşı savaşmamızdı. Üç yıl boyunca ne istedilerse yaptık. Sonra ben onların ellerinden sıyrıldım ve Suriye’ye geçtim. Ben Suriye’ye geçtikten sonra ‘Yahu bu adam avucumuzun içindeydi, nasıl bunu kaçırdık’ dediler.” Doğrudur, Burkay yıllar önce PKK hakkında bir kitap yazdı ve bu kitabında benzer iddiaları tekrarladı. Sadece sayın Öcalan’ın değil, PKK’nin birçok mensubunun MİT ajanı olduğunu iddia etti. Burkay’ın ajanlık ithamına maruz kalan o büyük devrimcilerden biri de 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişinde şehit düşen Kemal Pir’di. Acaba ‘siyasetçi ve şair’ Burkay hâlâ bu iddiasının arkasında duruyor mu? Kemal Pir’in tarihte çok az devrimciye nasip olacak bir yiğitlik timsali olduğu hücrelerini eritmek suretiyle kanıtlandığına göre, PKK ve Önderliğine ilişkin tüm iddialarınız çöplüğe gitmiş olmuyor mu? Çöplüklerden saldırı silahları devşirmenin onuru var mıdır?
PKK’nin henüz esamesinin bile okunmadığı Ankara’daki mayalanma sürecinde, henüz üniversite öğrencisi olan kurucularının devletten veya Maliye Bakanlığından aldıkları kredi veya burs parası dışında bir para aldıklarını kanıtlayabilir misiniz bay Burkay? Siz de üniversite okumadınız mı? Üniversite burslu ve kredili öğrenci olduğunu bilmiyor musunuz? Bu burslar ve krediler devletin parası değil midir? Ailelerinin düzenli olarak harçlık gönderme imkânından yoksun olduğu öğrenciler için bu para ‘devletten beslenme’ değil de nedir? Eğer ‘devletten beslenme’ buysa, sizi Avrupa’da kırk yıl boyunca kimler besledi? İltica ettiğiniz ve ilticanızı kabul eden devlet veya devletlerden hemen her ay düzenli para almadınız mı? Sadece bu açıdan bakılsa bile, sizin aldığınız paranın toplamı öğrencilik yıllarında PKK’nin kurucularının kredi veya burs olarak devletten aldıkları toplam paranın katbekat üstündedir. Buna bir itirazınız var mı? Yine Öcalan’ın, yazılı veya sözlü olarak, devletin kendilerine silah verdiğini ve bu silahları öteki Kürt örgütlerine karşı kullanmalarını istediğini belirten bir açıklamasını gösterebilir misiniz? Bunu göstermemeniz halinde bir müfteri durumuna düşeceğiniz açık değil mi? Hangi kin ve ihtiras size bu yalanları söyletiyor?
AKP Hükümeti’nin Abdülhamit politikaları uyguladığını Kemal Burkay da iyi biliyor. Bu politika alternatifini yaratarak hasmını yok etmektir. Hükümet ve devlet PKK gerillasının tepesine her gün tonluk bombalar yağdırıyor. Halkın seçilmiş vekillerini cezaevlerinde tutuyor. Siyasi soykırım operasyonları hız kesmiyor. Gösteriye katılan kadın vekillere her türlü hakareti yapıyor. Böylelikle legal siyaset alanını PKK’den ve daha da önemlisi BDP’den temizlemeye çalışıyor. Bu iki güç AKP Hükümeti’nin hasımları oluyor. Siz ise alternatif sayılıyorsanız. Resmi ve yarı resmi ağızdan herkes bunu söylüyor. Bunların yokluğu mu sizin siyaset yapma zemininiz olacak? Bunu şair ruhunuza ve siyasetçi vicdanınıza nasıl kabul ettirebiliyorsunuz? Yapmayın, TRT-6’ya birkaç kadronuzu yerleştirmekle herhangi bir şey elde etmiş değilsiniz. PKK’yi imha ettikten sonra AKP Hükümeti neden size ihtiyaç duysun ki! Sonuç itibariyle sizinle aynı etnik kökenden gelen bu örgütlere mensup insanların siyasi ve maddi mezarları üzerinde siyaset yapmaya soyunmak size yakışmaz. Nereden bakarsanız bakın, bu devleti birazcık tanıyorsanız ve iyi niyetliyseniz, umduğunuza ulaşamayacağınızı iyi bilmek durumundasınız. Lütfen Yeşil AKP faşizminin görmek istediğini yapmaktan vazgeçin. Biraz da yıllardır acılar çektiğini belirttiğiniz Kürt halkının çığlıklarına kulak verin.
Kürtler son derece kritik bir süreçten geçiyor ve birlik istiyorlar. Akil olması gereken yaşını başını almış bir siyasetçi olarak size düşen görev her yönüyle bu birlik çabalarına omuz vermek ve birliği güçlendirici açıklamalarda bulunmaktır. Size göre PKK ve dostlarıyla barışmak devletle barışmaktan daha mı zordur? Siz şu yaman PKK karşıtlığınızı bırakıp Kürtlerin ulusal demokratik birliği için çalışır ve kendinizi buna adarsanız, emin olun Kürt sorunu daha hızlı çözülmüş olacaktır. Ama şu anda bulunduğunuz kulvarda koşmayı sürdürürseniz, devletin mezarlıkları ve zindanları büyütmesinden başka bir şey görmeyeceksiniz.