Bir 26 Kasım akşamıydı. Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Küçük küçük bulut kümeleri belirdi. Güneş ufukta kayboldu. Kızılımsı bir rengin gölgesi altında kalan hava ansızın soğudu.
Etrafı kayısı ağaçlarıyla çevrili bir çiftlik evindeydik. Kadın ve erkeklerden oluşan bir topluluk. Bir hareketlilik başladı. Bir gün sonrası için herkes bir şeylerle ilgileniyordu. Ben de bir şeylerle uğraşıyordum. Yapılanlar yorgunluk halinde bedenime yerleşti. Gece ilerledi, uyku ve yorgunluk üzerime çöktü. Kendimi yatağa zor attım. Zaman ve mekanın dostluğuna sığınmışım.
Kar yağmaya başladı. Önümde bir vadi duruyordu. Solgun benizli ağaçlar sıra sıra dizilmişti. Bir şelaleden durmaksızın sular düşüyordu. İki tane büyükçe taş karşılıklı durmuş, bir şeylere itiraz edercesine sert sert ağaçlara bakıyorlardı. Kıpkızıl bir gül kümesi özgürce duruyordu orta yerde.
Neydi tüm bunlar? Ben neredeydim? Bunlar zihnimin bana oynadığı bir oyun muydu? Biraz daha ilerledim, merakla etrafıma baktım. Gördüklerim bir resimmiş gibi geldi bana. Yoksa bir tuvalin içinde miydim? Ağaçların birine dokundum. Ve bir haykırış, bir serzeniş! Kulaklarım sağır oldu sanki. "Yabancı! Kimsin? Ne arıyorsun burada" diye sordu ağaç, çığlık çığlığa.
Şaşırdım. Boğazımda bir düğüm silsilesi. Yutkunamadım. Her iki kaşın sert bakışları bana yöneldi. Şelale tüm hırçınlığıyla üzerime geldi. Ürperdim. Şaşkınlığım hırçın dalgalar gibi kontrolsüzdü. Ne yapacağımı bilemez durumdaydım. "Tüm başlangıçların mekanı olan zamanı arıyorum" dedim. Taşların sert bakışları yerini meraklı bakışlara bıraktı. Şelalenin hırçınlığı havada asılı kaldı. Durdum. O sözleri ben mi söylemiştim? İnanamadım. Ellerimle dilime dokundum. Dilim sımsıcaktı. Az önceki sözler dilimin yardımıyla dudaklarımdan dökülmüştü. Ama nasıl olur, ben öyle bir şey düşünmemiştim ki! Yoksa birileri benim yerime düşünüp, dilimi bir araç olarak mı kullanıyordu.
Ah! Bir türlü anlayamıyordum. Anlamlar anlamsızlaştı. Önümdeki nesnelerin görüntüleri bulanıklaştı, bir görünüp bir kayboluyorlardı. Her iki taş yer değiştirdi. Ağaçlar yeniden dizildi, şelale ters akmaya başladı. Aynı anda hep birlikte küçüldüler. Ayaklarımın arasında duruyorlardı. İçimde bir titreme başladı. Üşüyüp üşümediğimden emin değildim ama titremem gittikçe artıyordu.
Ne oluyordu bana? Önümde duran küçük şekillere baktım. İçimdeki titreme daha da şiddetlendi. Çömeldim. Küçülen ağaçlardan birine dokundum; bu kez haykırmadı. Dokunmamla ağaç canlandı. Bir dost gibi bana bakarak, "Seni bekliyordum" dedi. Şelale değişik bir hal aldı. Taşların boyları ve renkleri değişti. Hep birlikte "Hoş geldin" dercesine vücudumun çeşitli yerlerine dokundular. İçimdeki titreme durdu. Etraf değişik bir görünüme büründü. Sımsıcak bir ilkbahar günüydü her yer.
Kar yağmıyordu; ne oldu o yağan kara? Biraz önce üşüyordum; ne oldu o amansız soğuğa? Taşlardan biri "Merak etme. Yanlış olanın akışı durdu" dedi. Ağaçlardan biri "Zaman ve mekanda yolculuk başladı" dedi. Şelale, "Koruyan ağaçlar yeniden canlanacak" dedi. Şelale içime aktı. Ağaçlar canlanıp canıma can kattı. Taşlar zırh olup bedenimi kapladı. Şaşkındım. Ama bu seferki şaşkınlığım huzur veren bir şaşkınlıktı. Mutlu ve huzurluydum. Neler oluyordu bana böyle? Yoksa gördüğüm tüm bunlar birer ders miydi?
Birden uyandım. Gördüklerimin rüya olmasına üzüldüm. Bedenimi yokladım, zırh duruyordu. İçime akan şelalenin şırıltısını duyuyordum. Başımı kaldırdım. Karşımda engin dağlar duruyordu; dağların tepesinde güneş. Dağlara dokundum. Her dokunuşumda dağlar yeni bir şekil alıyordu. Dağlar birleşmek isteyen birer parça gibi duruyordu.
Güneş gülümsedi. Panikledim. Yoksa her zamanki yanlışlarımdan birini mi yaptım diye düşündüm. Ardından bir merak sardı. Güneş öylece karşımda duruyordu. Sanki geçen her an biraz daha yakınlaşıyordu bana. Elimi atsam dokunacakmışım gibi bir pozisyon aldı. Güneş’e dokunmak istedim, sonra vazgeçtim. Güneş’e hayrınca bir bakış fırlattım. Ardından "Neden güldün? Dağlara şekil verme isteğim yanlış mıydı" diye sordum. Güneş bir kahkaha attı. Zararsız ışınlar parçacıklar halinde etrafa saçıldı. Ardından "Hayır! Sen doğru olanı yaptın. Doğrular taş kadar sert, gül kadar yumuşak olur. Ben görevimi yaptım. Doğa görevini yaptı. Sen görevini yapacaksın. Ve tarih yeniden akacak, bir ırmak gibi" dedi Güneş.
Düşünceler kafama üşüştü. Duygularım, içime akan şelaleye karıştı. Kalbim elimdeydi. Bir serçe gibi titriyordu. Tıp tıp atıyordu elimde duran kalbim. Bedenim sımsıcaktı. Kalbimi mistik bir ritüelle Güneş sundum. Güneş kalbimi elimden aldı, yeniden yerine yerleştirdi.
Şaşırdım yeniden. Tuhaf ve garip duygulara kapıldım. Bu nasıl olabilirdi acaba? Biraz önce uykudan uyanan ben değil miydim? Kafamdaki karmaşayı bıraktım. Kaygıları bıraktım. Şüpheleri bıraktım. Kendimi Güneş’in karşısındaki "Ben"ime bıraktım. Ve sar gücümle Güneş’e sarıldım. Sıcaklık beni ısıtıyordu ama yakmıyordu. Kulağımda bir fısıltı; "Beyinler ve yürekler aydınlatılmalı. Yoksa her şey kocaman bir boşluğa yuvarlanır. İnsan büyüklüğünü bir uca dayanarak değil iki uca birden dokunarak elde eder."
Geçmiş an ve gelecek etrafımda dolanıyordu. Kar taneleri yeniden göründü. Vadi belirdi. Ağaçlar sıra sıra dizildi. İki taş birer kayaya dönüştü. Şelale eski yerini aldı. Zaman, mekân ve... "Kalk heval! Nöbetçi çavuşusun" dedi bir ses. Gözlerimi açtım. Başucumda arkadaşım duruyordu. Kalktım. Saat gecenin üçüydü. Dışarı çıktım. Lapa lapa kar yağıyordu. Kayısı ağaçlarının dallarında ve gövdelerinde karlar birikmişti. Yerler bembeyaz olmuştu. Şam’da kar en son otuz yıl önce yağmıştı. Otuz yıl sonraki kar ise bu geceyi süslemişti. Tesadüfün böylesi! Ne güzel tesadüf ama.
Eğildim, avucuma biraz kar aldım. Avuçlarımda hafif bir soğukluk hissi. Yere attım avucumdaki karları. Attığım yerde iki taş. Karşımda ağaçlar. Ve içime akan şelale şırıltısı.
Sabah oldu. 27 Kasım’ı coşkuyla karşıladık. Arkadaşlardan bir "Bilge insan geliyor" dedi. Sıralara dikildik. Bilge insan arkadaşları tek tek öptü. Sara bana gelmişti. Karşımda duruyordu. Gözleri gözlerimde. Rüya içinde rüya mı görüyordum acaba yine? Ama karımdaki, benim karşısında durduğum kadar gerçekti.
Yine dilim dondu; "Kendini bende, bana rağmen dile getiren şey nedir" diye sordum.
"Kendini sende sana rağmen senin için dile getiren benim" dedi.
Şaşırmadım. Ürperti duymadım. Kendimi başkalarında dile getirme fikrine kapılmadım. Ve kendimde kaldım; ondan kalan şeylerle. Yanı başımda bir orman. Önümde bir vadi. Karşımda kocaman kayalar. Şelale içime akıyordu. Geçmiş, an ve gelecek etrafımda dolanıyordu.
* Kırıklar 2 No’lu F Tipi Cezaevi