Bekçi Sılo kalın dudakları, paytak yürüyüşü ve duygusuz bakışlarıyla, Osmanlı saraylarında görevini içselleştirmiş bir köleyi anımsatıyordu. Bir insan azmanı olan Bekçi Sılo'yu kimse sevmezdi. Hoş, o da kimseyi sevmezdi ya!

Küçük yaşta annesini yitiren Sılo, üvey bir annenin elinde büyüdüğü için sevginin s'sinden dahi uzaktı. Yaşı otuzu geçmesine rağmen hiç taliplisi çıkmadığı gibi, onu gören herkes yolunu değiştirirdi. Yanlız başına kasabanın en ucundaki evde yaşayan Sılo'yu böyle sevimsiz kılan neydi?

Bekçi Sılo devletine ölümüne bağlıydı. İlçede en sevilmeyen meslek koruculuk ve bekçilikti. Açılan bekçilik kursuna büyük bir tutku ve aşkla giren Sılo, imtihana bile tabi tutulmadan devletin kadrolu bekçisi olmuştu. Bekçi değil de İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet'ti sanki. Kasabanın çarşısında elinde evrakla emniyete girdiğinde Rus Çarı'na itimatname mektubu götüren bir paşa gibi çalımla yürürdü. Sıradan bir evrakı değil de sanki NASA uzay araştırmasının sırlarını taşıyan evraklar taşıyordu. 

Sevgisiz büyüyen bu insan azmanı herkesten nefret ederdi. Ona göre herkes teröristti, herkes devleti bölmek için uğraşıyordu. Geceleri kapıları, pencereleri dinlediği söyleniyordu. Duyduklarını sabahın erken saatinde emniyet yetkililerine bildirmek için can atardı. Bir köpeğin ödülü çoğu zaman bir kemik parçası iken bekçi Sılo'ya ise bir 'aferin' bile çok görülürdü. "Amirlerimden bir aferin alırım" sevinciyle odanın içinde dolanır durur, çoğu zaman elinin tersiyle "Çık odadan!" denilerek kovulurdu. Buradan buruk bir şekilde ayrılan Sılo, nefesi bir kıraathanede alırdı. Selamsız sabahsız gelen çayını içerdi. Geldiği zaman tüm sohbetler yarıda kalırdı, çünkü konuşulan her söz ertesi gün emniyete çağrılmaları için bir gerekçe olabilirdi. Sılo ise bundan müthiş bir zevk alıyormuş gibi insanların gözlerine bakardı, "Adam yerine koymadığınız Sılo'nun gücünü görün" dercesine.

Bekçi Sılo tam bir görev aşığıydı. Bölgede çatışmaların yoğun olduğu bir dönemde herkes can derdine düşmüşken, onun en büyük hayali, üç bekçinin olduğu emniyette bekçi başı olmaktı.

Bekçi Sılo, dediğim gibi tam bir görev aşığıydı. Günün birinde sabah saat 6'da alması gereken işi gece saat 4'te almaya çalışınca olan olmuştu. Gecenin karanlığında pusuya yatmış olan özel timler, en olmadık saatte kendilerine yaklaşan karaltıya dur deme gereğini bile duymadan tarayıvermişlerdi. Özel timlerin silahından çıkan mermiler sözleşmişcesine Bekçi Sılo'nun boynuna saplanmıştı. Sabahın seher vaktinda cesedin Sılo'ya ait olduğu anlaşılmıştı. Mermiler Sılo'nun boynunu koparmış, başı bir yanda, vücudu bir yanda kanlar içindeydi. Bekçi başı olma hayallerini böyle ödemişti Sılo.

Yaşarken yanlız olan Sılo, ölürken de bir o kadar yanlızdı. Kimse cenazesine gitmemiş, belediyeden ayarlanan bir-iki işçi tarafından dini vecibeleri bile yerine getirilmeden, apar topar ölüm çukuruna atıverilmişti. Devlete onca sadakatin bedeli, devletin kurşunları olmuştu.