Gabriel Garcia Marquez. Ünlü ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanından bizi gerçekliğin büyülü, sonsuz evrenine, zihnimizin alışıldık kalıplarının dışına iterken, evler arttıkça, caddeler, sokaklar arttıkça hayallerimizle yitip giden nice sihirlerimizin de nasıl adım adım alındığını anlatıyor bizlere. Yalnızlığımız ise zamana karşı olan çaresizliğimizden değil, hep birşeylerin peşinden koşan ruhumuzdan.
Eylül ARAM
“Öyle huzur içinde yaşıyoruz ki, içimizde eceli gelen bile olmadı daha”
Jose Arandio Bruendia / Macondo
Kolombiya, sarı güller, çat kapı gelen Romanlar, büyünün gerçek, gerçeğin büyülü olduğu yağmurlar çağı. Bahçelerimizde büyüyen çocuklarımızla ansalar, burasına toprak derler dedirtecek berekette Macondo. Ağaçların arasından kendilerine yurt kuranlar, bir büyünün peşinden koşanlar, gerçeği ama gerçeği aramayı çok önceden bırakanlar. Uçan bir halı hafifliğinde ruhumuz. Ruhumuzun gidip konduğu çiçeklerde kelebeklenen aşklar ve mektuplar. Ne kadar çok özlenebilirse o kadar özlenen bütün kadınlar, adamlar ve evlatlar. Ursula… Ölüm ne kadar yumuşak gelmişse, ruhun artık hiç gitmeyeceği bir bahçede yetişen çocukların seyrinde olduğundandır. Ve yine de yalnızlık, bir yüzyıl daima ve her bedende, iliğin dolması, bileklerin kesilmesi kadar yalnızlık. Bugün bile naifliğine denk bir dünya yaratamadığımız Pietro Crespi. Belki de sende güzel Remedios gibi uçup gökyüzüne, orada, bu dünyanın ağır geldiği bulutlarda yaşamalıydın. Melquiades… Öldükten sonra kimsenin dirilmediğini düşünüyorsanız, henüz gerçek dostluğun gücüne erişememişsiniz demektir. Yıllarca dolandığı limanları, ağaçlar arasındaki evleri, baktığı fallardan büyülenenlerin değil, en sadık dostunun yanına geliyor Melquiades. Hayata hemen adapte olup işlerinin ucundan tutması da, kimsenin onu yadırgamamasından. Ölüler dirilince yadırgıyoruz diyedir belki bir daha hiç yanımıza gelememeleri. Yadırgamazsak ya?
Gabriel Garcia Marquez. Ünlü ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanından bizi gerçekliğin büyülü, sonsuz evrenine, zihnimizin alışıldık kalıplarının dışına iterken, evler arttıkça, caddeler, sokaklar arttıkça hayallerimizle yitip giden nice sihirlerimizin de nasıl adım adım alındığını anlatıyor bizlere. Yalnızlığımız ise zamana karşı olan çaresizliğimizden değil, hep birşeylerin peşinden koşan ruhumuzdan.
Yazılanlarda şaşıracak ne var?…
Doğduğu yer olan Aracataca’yı Macondo olarak anlatıyor bizlere. Kitabı babaannesinin ona anlattığı hikayelerin diliyle yazdığını söylemeyi de ihmal etmiyor. Ondan olsa gerek, kitap yayınlandıktan sonra Aracataca’dakiler şaşırtıcı bir şeyler bulmamışlar. Her gün konuştuğumuz şeyleri yazmış, demişler muhtemelen. Oysa “büyülü gerçeklik” türünün en nadide örneklerini vererek ve geride sarı güller bırakarak ayrıldı aramızdan Marquez. Belki Melquiades gibi bir yerlerde tekrar dünyaya gelmiştir kim bilir?
Yüzyıllık Yalnızlık kitabı Marquez’in 1967 yılında yazdığı en ünlü kitaplarından. Nobel ödülü aldıktan sonra tüm dünyada tanınan Marquez, yazar olmak için hukuk ve gazeteciliği yarım bırakmış biri. Ve yazar olmayı çok sihire değil, çok çalışmaya az sihire bağlayıp, yeni yazarlara önerilerini de çok çalışmak olarak sıralıyor. İki yılda yazdığı Yüzyıllık Yalnızlık kitabının kurgusunu ise on, on beş yılda yaptığını söylüyor ve bizleri romanla baş başa bırakıyor.
Macondo
Roman, Ursula ve Jose Arandio Bruendia’nın kendilerine yurt bulmak için iki yıllık yolculuğu sonrasında kendilerinin Macondo adını verdikleri ve kimsenin olmadığı yere yerleşmeleriyle başlıyor. Göçlerle etrafları dolan ve büyüyen Macondo’da artık sadece Bruendia’ların değil birçok kişinin yaşam yeri. Gelen Romanları (Çigen) doğaüstü güçleri, uçan halıları derken Jose Arandio’nun herkesi etrafına toplayıp dünyanın yuvarlak olduğunu anlatması onun deliliğinin ispatı sayılacakken, en yakın dostu onu bir ömür üzerinde kalacak bir yargıdan kurtarıyor. Dünyanın yuvarlak olduğu bilinmiyor değil ama Jose’nin kendi zekasıyla keşfettiği bu bilgiyi çingene Melquiades takdir etmesi ve hediye olarak herkesin önünde simya laboratuvarı hediye etmesi Jose’nin hayatını değiştirecekti.
Kitap gerçekle gerçeküstünün iç içe geçtiği olaylar ve örgülerle dolu. Ama zaman geçtikçe gerçeküstü gelen ve hayatları hem renklendiren, hem de hayalleri büyüten yaşamların zaman geçtikçe nasıl azaldığını okurkenki iç burkulmasından acıya dönüştürüyorsunuz. Melquiades’in öldükten sonra dirilip tekrardan normal şekilde hayata devam etmesi, güzel Remedios’un uçup gitmesi, ölenlerin normal hayatın içine girip hayatı artık yaşanmaz hale getirmesi, uçan halılar… Gerçeküstü olayların nasıl anlamlandırılıp hayatın doğal bir parçası yapıldığının da anlatısı. Ama bir anda kurşuna dizilenlerin acı hatıraları ve geride kalanlar.
Bir gerçek nasıl keskin dalarsa hayallere, öyle yırtıp geçiyor. Kelime iken bile…
İnsanlar ve hikayeleri evlilik ya da cinsellik üzerinden anlatımda geniş bir karşılık buluyor. Ama tüm hikayeler aslında yalnızlığın anlatısını bünyesinde barındırıyor. İsmi aynı olan farklı kuşakların benzer karakterleri de hepimize, nesilden nesile aktarılan karakterler ile ilgili de ipuçları veriyor. Bu çocuk kime çekmiş diye sorarken, üç kuşak önceki büyük dedesine çektiğini düşünenler az olsa da Macondo’da farklı zaman ve mekanda yaşasaydı böyle olurdu dediğimiz, aynı karakterli farklı zaman insanlarıyla karşılaşıyoruz.
Ölümün bile acıtamadığı Ursula
Ve romanın temel kahramanı Ursula.
Ursula eşinin peşinden iki yıl yollara çıkan, oğlunu bulmak için aylarca ortadan kaybolan, her daim evini ayakta tutmaya çalışan ve herkesi etrafında tutmaya çalışan kişi. Ursula olmasa muhtemelen belki bir kuşak sonra dağılacak olan herkes, onun evini ısrarla canlı tutma çabasıyla daha farklı şekilleniyor. Bazen yokluğu, bazen de bolluğu yaşayan evin eskimesine ise hiç tahammül göstermiyor Ursula. Ve belki de en önemlisi herkesle tek tek, ayrı ayrı ilgilenmesi. Herkesin özelliklerini ilk keşfeden de, anlamaya çalışan da, çare bulan da aslında o.
Herkesin dönüp dolaşıp onun yanında soluğu alması da biraz bundan. Dikkat çeken en önemli yanı da adaleti. Bunun için Albay oğluna da karşı çıkmaktan, haklının yanında mahkemelerde de yer almaktan hiçbir zaman şaşmıyor. Bazen sessiz, bazen kalabalık olan evin bütün hikayesi de onun üzerinden anlatılıyor. Okurken herkes kendi annesini Macondo’da bulabiliyor.
Ursula’nın ölümü de yaşanan gerçeküstü hikayelerden. Kendinden öncekilerle buluşunca öldüğü öğrenen Ursula’nın hikayesi aslında bitmiyor. Ölümü o kadar acıtmadan geliyor ki, ölümün herkes için bir son değil, bazıları için yeni bir başlangıç olduğunu hemen anlıyorsunuz. Ama ölümün ağırlığı Amaranta’ya da kavuşamayan Pietro Crespi’nin intiharında acıyla hissediliyor.
Ansızın gelen yalnızlık, Rebeca…
Acı sadece orada değil. Amaranta’nın kıskançlığı sonucu dışlanmış hisseden ve eşinin öldürülmesi sonrasında yalnızlığa mahkum olan Rebeca’nın belki de dönmek isteyip de dönemediği evini düşününce de acıyla kalabiliyor insan. Albay’ın Rebeca’yı gözetmesi, yardımlarda bulunması bu acıyı daha da perçinliyor.
Roman Kolombiya’nın İspanya’dan bağımsızlığını kazandığı yıllardan, iç savaşa doğru gelirken ki anlatılarıyla, o dönemden parçalar da barındırıyor. İç savaşın ve tarafların, ittifakların sürekli değişimini, bizler Albay’ın hikayesinden takip ediyoruz. Yaşananların acımasızlığını da…
Varlığı olmayan ve Bruendia’ların yerleşmesi sonrasında adı Macondo olacak şehre ilk sulh hakiminin atanmasıyla artık şehir sayılmaya başlandığının göstergesi. İlk emir olarak evlerin maviye boyanması emrini veren hakim bu emri elbette ki uygulayamaz. Çünkü baba Jose Bruendia hakimin evini basıp hükümet gelmeden hiçbir sorunumuz yok dediği konuşmasında “öyle huzur içinde yaşıyoruz ki, içimizde eceli gelen bile olmadı daha” diyerek, hükmedilmek istenen Macondo’ya da nefes aldırıyor. Ama hemen akabinde şehre kilisenin yapılması, akabinde okul, liman ticaretine başlanmasıyla Muz şirketlerinin de oraya gelmesi kaçınılmaz oldu. Ve tabii ki yabancı işçilerin de… Hakları için eylem yapma kararı alan işçilerin taranması ise Kolombiya tarihinden bir kesitin anlatısı olarak karşımıza çıkıyor. Kurşuna dizilen işçilerden bir kişi, hayatta kalıyor romanda. Belki de o günü bize anlatabilsin diye.
Yıllar geçtikçe sihirin insanları (Romanlar) daha az gelmeye başlıyor Macondo’ya. Sihirler, uçan halılar artık eski hikayelerin anlatıları… Simya laboratuvarı ise çoktan kaldırılmış durumda. Yoksulluğun yerini artık bolluğun ve zenginliğin aldığı zamanlar. Gittikçe artan sesler, ışıklar, sokaklar, taşlar…
Gittikçe azalan hayaller… Ve her daim yalnızlık, tüm ruhlarda apansız karşılaşılacak bir yağmur hafifliğinde…
Macondo… Bahçesinde her daim büyümeden kalacağınız, hep öyle kalabileceğiniz bir çocukluk hikayesi. Hiç bitmeyen, bitmeyecek bir çocukluk…