Hacı Bayram Veli’ye mal edilen "şeyh uçmaz, ama dalkavuk müritler uçurur" sözü, din, iman satarak mal, mülk, güç, iktidar edinen sahtekarlar için kullanılır. 

Günümüzde, müridin boşluğunu, yandaş danışmanlar dolduruyor.
"Beni yeniden yarat" diyerek, kendini yandaş danışmana teslim eden lider, kulağına fısıldanan, yığınlara okumak üzere eline tutuşturulan metinler sayesinde, bir süre sonra, ufuklarda kervan kıran yıldızı gibi ışıldamaya başlar.
Fakat, beyin kıvrımları sınırlı, zekasının menzili kısa ise ihtırasının dalga boyu ne kadar uzun olursa olsun, bir sonradan görmenin ötesine geçemez. Tarihte, "mahallenin delisi" olarak dibe düşer.
 Yandaşların onu "egir" misali yoğurarak, hamur gibi kararak biçim vermeye çalışması onu, olumlu model olarak anılmasına yetmez.
Konumuz olan tip de böyledir, bu soydan kifayetsiz muhterislerdendir. Yani mahallenin çağdaş delilerinden…
O, biraz Hitler'dir, azıcık halkını fena halde dindarlıkla esir almış Arap şeyhi, az miktarda da güce tapan Mussolini tipolojisidir. Hepsinden biraz, ama aslında kendisi de olmayan hiç bir şey…
Hayatını demokrasi düşmanlığı üstüne inşa etmiş biriyken, "demokrasiyi doğuran model heykel" olarak yonttulduğunda, "bütün bu ben miyim?" şaşkınlığıyla kendinden geçer.
Nitekim bizim "model tip" demokrasiyi götürmek olarak algıladığı için, çocukların topunu alıp kaçan mahalle delisi gibi, kulağına fısıldanan, eline verileni kapıp, sokaklar ve caddeler boyu seğirterek, "ileri, ha ileri, ileri demokrasiye günde beş kere ileri" diye bağıra bağıra tam hız gitmiş, bu koşuda hem mebzul miktarda alkış hem de servetin kendisi olan oylar toplamıştı. 
Alıp götürdükleriyle şaşkındı. Dahasını istiyordu. Yandaşlar, bunun üzerine, Mehmed Akif’in "sana dar gelmeyecek mezarı kimler kazsın" sözüne nazire, kulağına "sana bölge lideri olmak yakışır" diye fısıldıyolardı.
Fukaram, "tüm sınırlarda kardeşlik üzere kucaklaşma" narasını bundan sonra patlatıyor, ardından yetişilemeyen bir hızla, kendini, "küresel lider" olarak görüyordu.
Delilik halleri bu ya, "yerelde ve dünyada ben" demeye başlıyor, ülkedeki tekmil gazeteleri yandaş, televizyon ekranı kendini seyre doyamadığı ayna haline getiriyordu. Televizyonda kendini seyrederken, masaldaki çirkin, acuze kız misali, "ayna, ayna benden güzeli var mı?" diye mırıldanan hallere bürünüyordu.
Artık deliliğine sınır yoktu.
Sonradan görme hallerinin görgüsüzlüğünde, ülkede yürüyen, duran ne varsa hepsi onundu. Ama yandaşların övgüleri arasında, onun olan küçücük aklı da uçmuş, her yerde "dikkat deli var" uyarıları boy vermeye başlamıştı.
Delinin zoruna bakın ki, kendi ağzıyla "koskocaman Başbakan" diyerek kendini yüceltiyor, devam ediyordu:
"Benim polisim, benim adliyem, benim savcım, benim ordum, benim MİT müsteşarım benim bakanım, benim cumhurbaşkanım."
Öveyim derken sövüyor, okşamaya kalkıştığında John Steinbeck’in "Smail"i örneği can alıyor, ırkçılığa muhalefet edenleri hapishanelere dolduruyordu.
Kendini dünya lideri sandığında, soykırım suçu işleyen Afrikalı kafadarı için yakalama kararı alan Birleşmiş Milletlere "ey gafil kendine gel" diye naralanıyor, ikinci taklada tekmil komşulara doğrudan, dolaylı yoldan savaş ilan ediyor, bununla kendi aklınca kardeşlik bağlarını pekiştiriyordu.
Yandaş, yağdanlık ve dalkavukların "kara biberim, uçan liderim" teranesiyle ortaya saldığı kifayetsiz muhteris, "dünyaya yön veren" olayım derken başa bela kesilmişti. Kendi halkıyla da savaşan mahallenin delisi, oraya buraya kendi rejimini ihraca başlamıştı. 
Onun rejimi, karı-kocanın yatak odalarına bile burnunu sokuyor, gözünü uzatıyordu.
Sonunda sürüden saydığı, sonuna kadar kuzuların sessizliğiyle uyuyacağına inandığı ülkesinde bile isyan sesleri yükselmeye başladı…
Ha, kim mı, bu lider? Yandaşlarının övgüsü üzerine gücünü kanıtlamak için, timsahlarla güreşen Ugandalı İdi Amin mi? İdi Amin, her şeyi ile büyüktü. Dindarlıktan helak, ama oğulları, damat ve kızlarıyla tüm aile büyük hırsızdı. Sivil, savunmasız halka savaş açan büyük katil...
Sonra çaldıklarını alıp, Suudi Arabistan'a sığındı. Ne yapacaksınız ki, yer yüzü, mezarına tükürülecek İdi Aminlerle dolu…