Doğu ile Batı Almanya’nın birleşmesinin 28. yıl dönümünün kutlandığı bugünlerde, Almanya Avrupa Birliği’ni kendi etrafında yeniden organize etmeye çalışıyor. Reorganizasyon ve küresel güç olmanın yolu elbette sadece “iç” yenilenmeyle olabilecek bir şey değil. Ortadoğu hem erişilebilir enerji kaynakları hem de sürmekte olan postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının öne çıkan cephesi olması nedeniyle bu çerçevede belirleyici önemde.
ABD yaptırımlarına rağmen İran’la son dönemde kurulmaya çalışılan, ticari ilişkileri ABD’nin denetimi dışına çıkarmaya çalışan hamle dikkat çekici. Bu “yeni finansal ödeme mekanizması”na İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve Çin’in de katılımı ABD adına geçici de olsa bir yenilgi olarak okunmalı. Çünkü bu tarzda bir gelişmeyi fazlasıyla engellemek istediler, fakat bu şimdilik mümkün olmadı. Başka ülkelerin de dolar yerine kendi para birimlerini uluslararası ticarette kullanma eğilimi yükseliyor ve tür girişimler bir diğerini motive ediyor. Tabii asıl olarak 4 Kasım tarihinde devreye girecek olan ABD’nin İran yaptırımlarının 2. etabı paralelindeki gelişmeler burada belirleyici olacak. Fakat İran-Ahvaz’daki saldırı ve sonrası bu hafta İran’ın Suriye’nin doğusuna dönük yaptığı füze saldırısı işlerin çok daha önce sahada ısınabileceğini gösteriyor.
Alman politikacıların her şeyin bilincinde olarak Erdoğan’ın tehditlerine yüzleri kızarmadan ve hiç bir mahcubiyet taşımadan uymalarının arkasında ise “tarihsel silah kardeşliği” bir yana özellikle Ortadoğu ve Kafkaslar üzerinde kurmaya çalıştıkları hegemonik ilişki isteği yatıyor. TC ile yapılan göçmen anlaşması (Almanya yeni yasa ile kalifiye göçmen akışına dünden razı) ticari ilişkiler daha tali. Merkel’in açıkladığı Almanya-Rusya- Fransa ve TC’nin “Suriye” zirvesi eğer gerçekleşirse Almanya Ortadoğu’ya hem askeri hem de ekonomik (mesela Suriye’nin yeniden inşası gibi gerekçelerle) daha fazla müdahil olmanın yolunu bulacaktır. Rusya böylesi bir politikaya fazlasıyla açık.
Almanya’nın hegemonik ilişkisini geliştirmek için beklentide olduğu yerlerden biri de Makedonya. Fakat burada geçen hafta sonu gerçekleşen referandum beklendiği gibi sonuçlanmadı. Makedonya’nın adının „Kuzey Makedonya Cumhuriyeti“ olarak değiştirilmesini öngören anlaşmanın kabulüne ilişkin yapılan oylamaya yeterince katılım sağlanamadı. 1 milyon 806 bin 336 seçmenin yüzde 34,09’u oy kullandı. Makedonya’daki iktidar partisi her şeye rağmen Yunanistan’la yapılan anlaşmayı parlamentodan geçirmeye çalışacak. Merkel’in ve ABD Savunma Bakanı Mattis’in bütün gayret ve ziyaretlerine rağmen referandum için yasal geçerliliği sağlayacak katılımın sağlanamaması onlar açısından bir hezimet olarak görülmeli. Nitekim geçerli referandumda çıkacak “evet” Makedonya için AB ve NATO üyeliğinin yolunu açacaktı. Böyle bir gelişmeyi istemeyen Rusya için ise bu geçici de olsa bir başarı olarak görülebilir.
NATO’nun Balkanlar’da hegemonik pozisyonu geliştirme isteğinin yeni krizleri besleyeceği söylenebilir. Hafta sonu Kosova-Sırbistan arasında yükselen gerilimin akabinde Sırbistan Başbakanı Vuçiç’in Moskova’da Putin’le görüşüp “Belgrad’ın NATO’nun bir parçası olmak istemediğini” söylemesi dikkat çekiciydi. Etnik yapısını Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar’ın oluşturduğu Bosna Hersek’te 7 Ekim’de gerçekleşecek seçimlerin de geneldeki gerilimli havanın dışında olmasını beklenmiyor.