‘Milliyetçilik’ olgusu baz alındığında Türkiye’de Siyasal İslam ile türkçülük arasında öz itibariyle bir farklılık yoktur. Siyasal İslam’ı, istisnai durumlarda ve taktik icabı ‘türkçü’ refleksler veren akım olarak ele almak yerine türkçülüğün bir uzvu olarak görmek gerekir.
Siyasal akım olarak İslamcılık da türkçülük de aynı dönemin ürünüdürler. Osmanlı’nın giderek küçüldüğü, kan kaybettiği bir dönemde devleti kurtarmanın ideolojisi olarak boy verdiler. Her iki akımın da dayandığı kültürel arka plan aynıdır. Hayatın ana kaynağı olarak devlet ve iktidar olgusu, bu devlete şekil veren iktidarcı İslam düşüncesi ve uzun süreli hegemonik siyasetin tesiri belirgindir.
Aralarındaki gerilimin kaynağı ‘batılaşma’ olarak da ifade edilen modernleşmeye dönük farklı algılardır. Millet algısı ya da türkçülük konusu çatışma alanı olmak bir yana Türk ulus-devletinin kurucu ideolojileridirler. Türk hakimiyetinin mevcut coğrafyaya çakılı kalmasının üzüntüsü ve korkusu, beyaz Türkler kadar, Siyasal İslamcılarda da derinliğine yer etmiştir. Koca bir imparatorluktan kurtarabildiklerini elde tutmanın kavgasını Türk ya da İslam söylemi altında ama aynı zihinsel kod ve refleksle vermektedirler. Her fırsatta Ortadoğu ve Balkanların kendi kolonileri olduğu dönemi yad etmektedirler. Her iki eğilim de emperyal geçmişin mirasçıları olarak görmektedirler kendilerini. Türkçülük ile Siyasal İslam arasındaki bu ontolojik ortaklık Türk kimliğini de şekillendirmiştir. Bu kimlikte, kendini ana akıma uyarlayan, diğerinin uzvu haline gelen ise türk Siyasal İslamcılığıdır.
Türkçülüğün karakteristik özellikleri de İslamcılığı kendine uyarlamaya, onu içermeye uygundur. Zannedildiğinin aksine türkçülük, dar anlamda etnik kimlikle bütünleşmiş bir milliyetçilik değildir. Kendilerini ‘üst kimlik’ olarak dayatmalarının bir nedeni de budur. Türk kimliği, siyasal olarak ‘Türk etnisite’sinin milliyetçiliği değildir. Tarihsel ve toplumsal dayanakları son derece zayıf olmasından kaynaklı beyaz türklük veya türkçülük, esas itibariyle kendisini iktidar ile eşitleyen, iktidara ulaşmanın, iktidarda kalmanın ve onu kaybetmemenin kimliği olarak inşa edilmiştir. Etnik olarak modern anlamda Türk milliyetçiliğinin kuruluşunda ‘Kürt, Arnavut, Yahudi, Ermeni’ gibi farklı kimliklerden aydınların yer almasının nedeni budur. Türk kimliğine değil, bu kimlikle özdeş gördükleri iktidara doğru koşmaktadırlar. Beyaz türklüğün de zaten kendisine doğru koşanların etnik kimliğiyle bir derdi yoktur. Hangi kimlikten gelirse gelsin, onun iktidarına tabi olması ve türkleşmesi ona yetmektedir. ‘Zor’la ve ‘rıza’yla ama bir şekilde sağladığı bu gelişleri kendisi için bir tür ‘güç’ ve ‘tazelik’ aşısı olarak görmektedir. Türk kimliğinin bu karakterinin Osmanlı‘nın devşirme sistemiyle bağlantısı ilgi çekicidir.
Türk Siyasal İslam’ının ümmetçilik söylemi, türkçülük ile olan bağını perdelemeye yetmemektedir. Siyasal İslamcılar, verili ulus-devleti kendilerine eksen alıp, bu devlet içinde yaşayanları da ümmet olarak kabul etmekte ve Kürtlerin ulusal taleplerini ‘ümmet’i bölmek olarak değerlendirmektedirler. Kürtleri inkar eden, yok sayan bu ‘ümmet’ anlayışı ile, kendilerini bir üst kimlik olarak tanımlamalarına rağmen Kürtleri kapsamaktan imtina eden türkçülük arasındaki ortaklık dikkat çekicidir. Siyasal İslamcılar ‘ümmetin’ tek devlette birleştiğini ileri sürerken, türkçüler de ‘kimliklerin’ türklükte ve siyasal ifadesi olarak da Türk devletinde birleştiğini savunmaktadırlar. Burada farklı söylemler aynı kapıya çıkmakta, Kürtlerin denetimde tutulması işin esasını oluşturmaktadır. Her iki yaklaşım da, Kürtlerin itirazlarını bu kez aynı dil ile ‘bölücülük’ ve ‘ırkçılık’ olarak karşılamaktadırlar. Aynı Siyasal İslamcılar, geçmiş kolonileriyle birlikte Orta Asya ve Afrika’da gösterdikleri etkinliklerde İslami söylemden daha fazla ‘türkçülüğü’ öne sürmelerini bir tezat ya da ‘ırkçılık’ olarak görmemekteler. Aksine, çok özgün, zor ve gerçekten yaratıcı bir etkinlik olan ‘Türkçe Olimpiyatları‘ adı altında neredeyse tüm dünyaya türkçe öğretmek istenmesi, hangi renkten ve dinden olursa olsun ‘türkçe’ ortak noktasında misyonerlik yapılması, İslamcıların ve türkçülerin gözlerini yaşartan bir çaba olmaktadır.
Kürdistan’da devlet eliyle yürütülen İslami misyonerlik faaliyetlerinin temel amacı, resmi İslam’ın ‘ümmet’ anlayışına içerilmiş iktidarcı türklüğü, Kürt kimliğinin yerine ikame etmek olmuştur. Yoksa bir inanış ve yaşam tarzı olarak İslamiyet fazlasıyla Kürdistan toplumun derinliğinde yaşanmaktaydı. Esas mesele, Kürdistan’da türkçülüğün bir uzvu olarak resmi İslamcılığı hakim kılmak, asimilasyonun ve işgalin söylemi olarak kullanmaktır. 12 Eylül’de Diyarbakır zindanında hakim kılınmak istenen türkçülük ile dışarıda topluma dayatılan devlet İslamcılığının ortaklığı, darbeci döneme ait olmayıp işin özünü oluşturmaktadır.
Bugün Siyasal İslam’ın iktidarlaşmasıyla ontolojik kardeşlik daha görünür hale gelmiştir. Bu iktidar alanıyla birlikte, gücünü ve gıdasını iktidardan alan türkçülük ve Siyasal İslam en iyi ifadesine de kavuşmuş durumdadır. Siyasal İslam iktidarlaştığı noktada, ana akım türkçülüğün bir uzvu olduğunu çok daha iyi ve net ortaya koymaktadır. Küresel hegemonik güçlerle bütünleşmenin verdiği özgüvenle emperyal özlemlerini daha açıktan ifade edebilmektedir. AKP’de vücut bulan bu durumu emperyal güçlerin Ortadoğu’daki yeni konseptlerinin bir parçası olan ılımlı veya modernist İslam’ı öne çıkarmalarıyla izah etmek yetersiz ve yanıltıcı olur. Ayrıca Siyasal İslam’ın temel karakterinin gözardı edilmesine de yol açar.
İktidarlaşmanın ilk dönemlerinde, taktik bir yaklaşımla Kürtlere karşı kullandıkları muhatabı belli olmayan, yuvarlak ve yumuşak üslup, iktidara oturdukça Kemalist ‘tekçilik’ söylemini de içerecek noktaya varmıştır. ‘Kürt’ kavramını telaffuz eden ancak bir kimlik olarak reddeden, en temel haklarına itiraz eden, saygı göstermeyen, siyasi temsilcileri şahsında sürekli aşağılayan, azarlayan, tehdit eden, hor gören ve ezmeye çalışan öfkeli ve tehditkar bir söylemle buluşmuşlardır. Türkçülüğün bir uzvu olarak Siyasal İslam en az Kemalist elitler kadar Kürt toplumuna uzak ve yabancıdırlar, anlama, araştırma, görme ve değer vermeden yoksundurlar. Kemalistler nasıl Kürtleri ‘öz türk’ olarak görüyorsa, iktidarcı İslam da Kürtleri en hakiki İslamcılar olarak yansıtmaktadır. Kolonyal söylem, bir devir teslim gibi, iktidarlaşmayla birlikte Siyasal İslamca temsil edilmeye başlanılmıştır. Daha doğrusu, bu süreç Türk Siyasal İslam’ının yapısında yer alan kolonyal söylemi daha görünür kılmıştır.
Bu söylemle Siyasal İslam iktidarı, Kürtler üzerindeki kolonyal egemenliği devam ettirmeyi, derinleştirmeyi, yeniden biçimlendirme ve sağlamlaştırmayı esas almaktadır. Bununla birlikte türkçülüğün bir uzvu olarak Siyasal İslam, Kürdistan’da zayıf düşen, çıplak zor aygıtı olarak kalan kolonyal hakimiyeti yenilemeyi, bununla da kolonyal şiddetin olanaklarını artırmayı amaçlamaktadır. Kürdistan’ın yeniden kolonileştirilmesi, askeri işgal ve asimilasyon dışında sosyal, ekonomik ve kültürel boyutları da olan iktidar İslamcılığı üzerinden gerçekleştirilmek istenmektedir. Ve nihayet Siyasal İslam, Kemalist türkçülüğün amentüsünü de tekrar ederek, ‘medenileştirme’ misyonuna aday olduğunu hatırlatır bize. Kürt dili ‘medeniyet’ dili değildir ve türkçe bu kez islamist kolonyalistlerin elinde, bir kez daha medenileştirici bir araç olarak kullanılacaktır.
Kapitalist modernitenin oryantalist söylemine maruz kalmış, ötekileştirilmenin ve ırkçılığın öznesi haline getirilmiş geniş İslamı toplulukların ve Siyasal İslam’ın, Türkiye özgülünde Kürtlere karşı benzer bir dili daha şiddetli bir şekilde üretmesi, bu coğrafya İslamcılığının özgün yanlarından biridir. İktidar türkçülüğünün bir uzvu olarak sisteme de içerilmiş Siyasal İslamcılık, Kürdistan’ı kolonisi olarak görmekle birlikte Kürtlerin kolonyalizme karşı isyanını da kırmaya, yok etmeye de aday görmektedir kendisini. Bunun Kemalistlerin dahi tenezzül etmediği her türlü yöntemle, ahlaki, dini ve insanı tüm sınırları ihlal ederek yapmaktadır. Fethullah Gülen’in Kürt sorununu esas alan konuşması dikkatle izlendiğinde bir kolonizatör olarak adamlarını fethe çağırdığı görülecektir. Kürdistan’ın yeniden kolonileştirilmesi için ellerinden gelen her şeyi yapmalarını, geçmişten ders çıkarmalarını, en iyi elemanları bu işi için tahsis etmelerini ve kolonileşmeye direnen kesimlere karşı da amansız bir şiddeti öğütlemiştir.
Türk solunun Kürdistan konusundaki tutumu, hakim Kemalist zihniyetten etkilenmesi ve bunu sol bir söylemle yeniden üretmesi hep eleştiri konusu olmuştur. Elbette ki bu konuda söylenecek sözler tükenmemiştir. Ancak Siyasal İslam’ın, Kürdistan’ın işgali ve kolonileştirilmesindeki rolü hakkıyla irdelenmemiştir. Türk solunun Kürt algısı, sol hareketin Kemalizmle olan ebeveyn ilişkisinin yapısal bir sonucuysa, Siyasal İslam’ın Kürdistan yaklaşımı da beyaz türkçülüğün bir uzvu olmasından dolayı yapısaldır. Siyasal İslam’ın bu topraklardaki varlığıyla hesaplaşmak, kolonyalizmle girişilecek nihai hesaplaşma olacaktır.