Mahşerin Dört Atlısı, Hıristiyan teolojisine göre “Yedi mühür” açıldığında kıyamet ve kıyam alameti olarak ortaya çıkacaktı.  Bu dört atlı, Yeni Ahit’in “Vahiy Kitabı”ında sembolik olarak şöyle ifade edilmiş:

Birinci atlı; dünyadan barışı kaldırıp insanların birbirlerini boğazlamasını sağlayacak. 

İkinci atlı; zamanın sonunda gerçekleşen büyük bir dünya savaşı çıkaracak. 

Üçüncü atlı; kıtlığın ortaya çıkmasını sağlayacak ve dördüncü atlı da salgın hastalıkları her yere yayarak ölümü ve yıkımı getirecekti.

Ne yazık ki bu teolojik mitos birinci dünya savaşında sahnelendi. Önce mühürler açıldı. Amaç barışı ortadan kaldırmak, komşuyu komşuya boğazlatmaktı. İnsanları açlığın, salgın hastalıkların kucağına atarak tehcir yollarında kıyıma tabi tutmaktı.

1915 yılına gelindiğinde ise bu yedi mührün açılmasıyla birlikte yüzyılın en kanlı katliamı gerçekleşti ve dört atlının nefrete bulaşmış yürekleri tarafından kadim Ermenilere karşı uygulandı. 

İttihatçıların lanet kılıcı, Hamidiye Alayları kadim bir halkı yaşadıkları coğrafyadan kıyıma ve soykırıma tabii tuttu. İnsanlığın kara lekesi, utanç resmi olarak zihinlere silinmemek üzere kazındı. 

Geride ise zaman aşımına uğramayan, zamanın asla iyileştiremeyeceği yaralar kaldı. Yaralar o günden bugüne sürekli kanıyor, kanamaya devam ediyor.

Bugün halen devletin onuru denilerek bu dört atlıya laf söyletmeyen, onları sahiplenen zavallı güruh ise ırkçılık genleriyle debelenip durmakta. Kuşak lanetleri ruhlarını esir aldığı için de yeni mühürlerin açılmasını dört gözle beklemekteler. 

Görüyorum ki yaraların iyileşmesi için çabalamak yerine, her iki halkın birbirine yakınlaşması yerine halen suçlayıcı ifadeler kullanılıyor. Soykırımı onaylayan ülkeler yuhalanıyor. 

Çünkü bu psikotik güruhun ruhu salgın hastalık gibi yayılmış durumda ve kadimlere tahammülü hiç olmamıştır. Bunlar arkalarında İskenderiye’de talan dilen ve yakılan dünyanın hafızasını bırakmıştır. Onun için de tahammülleri yoktur kadimlere. 

İttihatçıların çıkarttığı fermanlarda yedi Gayr-ı Müslim’i öldürenlerin cennette gideceği hezeyanı ile yaptığı propagandanın izleri ve etkileri halen bitmedi, devam ediyor bu kıyım.

Soykırımdan sağ kalanların torunları, kendileri olmaktan çıkmış adeta maske ile yaşıyorlar. Ermeni’yim demek yerine ananem ya da babaannem Ermeni diyorlar. Yüzlerindeki maskeleri çıkarıp aynalara bakmaya korkuyorlar. Çünkü aynalara her baktıklarında bir tarafta hapishanelerden çıkarılan hırsız ve katillerden oluşturulup atalarını çeşitli yöntemlerle öldüren psikopatlardan kurulu dört atlının ordusunun ayak seslerini ve atalarının kıyım esnasındaki çığlıklarını duyuyorlar ve aynı felaketin yeniden yaşanacağını düşünmeden edemiyorlar.

Onun için her gece korkuyla uyuyup gündüz sokakta yürürken insanlarla fazla göz teması kurmaktan çekiniyorlar. Ne zaman atalarının geçmişlerinden bahsedilse hemen orayı terk edip uzaklaşıyorlar.

Çünkü Teşkilat-ı Mahsusa’nın “İttihatçı İslam” kolunun lideri ve Cemal Kutay’ın tabiri ile “günümüzün İdris-i Bitlisi’si” Said-i Nursi’nin, müftülerin fetvalarını hatırlıyorlar ve eksik kalan yedinci baş olmak istemiyorlar.

Sahi bunca korku ve travma ile yaşayan komşularınızın olabileceğini hiç düşündünüz mü? Ben her gece düşünüyorum girdiğim her ortamda onlara laf söylendiğinde ‘’Ben de onlardanım’’ diyorum. 

Açıkçası yeni mühürlerin açılmasından ben de korkuyorum. Artık toprağa her ayak bastığımda dört atlının katil ordusunun döktüğü kanların ve ruhların gölgeleri karşısında ürperiyorum. İstanbul’dan Çankırı’ya sürgün edilen Gomidas’ın sesi çocukluğumdaki mahalledeki su kuyusundan beni çağırdıkça daha da ürperiyorum. 

Doğduğum ülkenin tarihine baktığımda komşularımıza ne diyeceğimi bilemiyorum. Beynimdeki bütün sözcükler siliniyor. Aynaya baktığımda kendi suretime ve tarihime yabancılaştığımı hissediyorum.

Tam yüzyıl oldu, soykırım coğrafyasında kuşak lanetleri öfkeye doymadı. İnsanlar vicdanlarını hangi yöntemle susturuyorlar bilemiyorum. İnsanın vicdanını susturan duygu nefret midir acaba? 

Haydi 100 yıl öncekiler bu nefreti kadim halklara acımasızca kustular. Peki şimdiki kuşaklara ne oluyor da içleri bu kadar nefretle dolu? Yoksa nefret duygusu da mı genetik acaba? 

Bu nefret ne zaman son bulacak? Eğer bu nefret duygusu tedavi edilmezse yeni mühürleri açılacak belki ama dünya eski dünya değil. Dört atlının ruhları onlara yeni ordular kurduracak ve başka kadimleri katletmeyi düşüyorlar belki ama kadimler eski kadimler değil. Ve unutmayalım ki “Komşularımızı yurtlarından kovmak haram kılınmıştır.”

Benim dünyamda o dört atlı Enver, Talat, Cemal ve Hamidiye Alayları mezarında hep ters dönecek. Toprağa karışıp bu dünyayı ve insanları asla kirletemeyecekler. Çünkü lanetli kişiler aslında hiç bu dünyaya ait olmadılar.