Burada yersiz bir dal gölgesi, bir can pahası eder ve serinlik, ölüme eşdeğer... Gün boyu “kara yaz ağaçları”nın bitkin ve kıpırtısız gövdelerinden, öylece kavrulup duran o dikenli ağaçların cılız gölgelerinden medet umabilirsin sadece... Başka da görüp görebileceğin her yer kupkuru; taşlar, otlar, toprak yanıyor. Derelerin eski akıntılarından geriye kalan, sadece sarı kirli siluetlerden başkası değil. Her görüntü, önüne katıp götürüyor insandaki son direnç zerresini ve takatsiz kalakalıyorsun öylece...
“Birazdan bir uçak gelse, hiç değilse bir ses dalgası sarsa ortalığı, içinde ‘su’ geçen bir eylemin orta yerine düşsek, içinden su geçen bir hikayemiz olsa, bir dereye vursak kendimizi mesela, ayağımız, pantolonumuz, gömleğimiz, üstümüz başımız suya değse. Suya gömsek kuru gövdelerimizi ve kaza eseri dalıp dalıp çıksak suya... Bir anons işitilse birazdan ve bir uçak geçse üzerimizden, bir hareket olsa, tonluk bombalarla yüklü jetin sesine de razıyım, yeter ki suya, ıslaklığa yol açan bir işaret taşısın... Şu rüzgarsızlığa son verse bir ses dalgası, bu gaddar sıcağın sevimsiz oyunu bozulsa, yaprak kımıldasa da soğuk bir su bombası düşse gövdeme, serin bir mermi değse bedenime, insanı üşüten bir misket geçse vücudumdan”...
Ne ki yok... Sıcak varsa, sıcağın hükmü serdiyse minderini mekanımıza, ateşin dövdüğü bu yamaçlarda başka bir hayal kurmak bile imkansız...
* * *
“Allahım” diyorum, “bu gerilla, bu dağlarda, her gün, her saat nasıl ayakta kalabiliyor böyle? Nasıl görüyor bunca işi? Şu silahları, şu koca külçeler halindeki demir yığınlarını nasıl sırtlayıp yürüyebiliyor bu kavurucu, bu takat düşmanı güneşin altında. Bu insan yutan sıcak tozun toprağın arasında, bu kalın giysiler içinde, o tepe senin bu tepe benim, o kayalık senin bu uçurum benim, nasıl taşıyabiliyorlar bunca yükü? Bu nasıl bir irade böyle? Nereden geliyor bu güç”?
Derken, saatler akşama dönüyor ve feri tükenmeye yüz tutuyor güneşin. Gün boyu herkesin bir hengame içerisinde devindiği, telsiz seslerinin çıplak insan seslerine karıştığı, mekanik şifrelerin semboller labirentinde birbirine girdiği, politikanın, felsefenin ve edebiyatın kol gezdiği bu kavurucu dağ yamaçlarında, nihayet kılıcını kınına yerleştiriyor cellat, karşı ufuktan kan çanağı kızıl gözlerini son bir cehdile doğrultup bakıyor güneş, ne ki yavaş yavaş onun da devri son buluyor, artık direnmenin kimseye bir faydası yok, usulca çekilip gitme vakti geldi de geçiyor...
* * *
Her vaktin, her demin bir celladı vardır bu dağlarda. Akşam olup da karanlık bastırdığında, gündüz sıcağının müdavimi canlıların, gecenin hükümdarlarına tahtını devretme vakti gelmiş demektir. Artık bu saatte kavurucu sıcağın efendileri yılanlar, kertenkeleler, macireklerin hışırtıları yavaş yavaş diner, daha sessiz ve daha sinsi düşmanların devri açılır.
Akşam olmuştu, gerilla alanında geçirdiğim 10 günden sonra, yanında kaldığım mukallit mi mukallit gerillanın birinin, hemen her gece sabahlara kadar zehirli yılan hikayeleri anlatıp uyutmadığı o uzun 10 geceden sonra, geldiğim bu alandaki ilk gecem olacaktı. Ne ki bu alan da sürekli Türk savaş uçaklarının bombalamak için ezberledikleri bir yerdi. Gündüz gerilla Kuzey’de karakol mu bastı, o gece karınları bombalarla tıka basa dolu savaş uçaklarının gelmesi neredeyse güneşin doğup batma yasası kadar kesindir. Kendi kendime diyorum ki “bu gece uyku, sadece mevzisi sağlam olanlara helaldir”. Oysa benim geceyi geçireceğim yer dışındaki bütün mevziler sağlammış gibi davranıyor herkes. Zira kime rastlıyorsam gece jetlerin gelebileceğini söylüyor söylemesine ama, bunu, adeta anayoldan rahvan geçip gidecek olan bir otomobilden söz eder gibi söylüyor.
Halbuki, düştüğü yerleri gördüm tonluk kazan bombalarının... O bombalar karşısında hiçbir mevzi bana güven vermiyor. Öyleyse bu gamsızlık, bu rahatlık nasıl mümkün oluyor? Ya bu insanların dağdan çelik yorganları var, herkes üzerine çekip uyuyor, ya da buralarda bir yerlerde, henüz suyundan içemediğim bir bilinç çeşmesi akıyor... Baksana işinde gücünde gerillalar, bir tekinde bile endişe yok, bir teki bile korkuyla ilgilenmiyor, demek ki bu enerji, bu yoğunluk varken, benim dışımdaki tek bir Allah’ın kuluna uçaktan, jetten, bombadan, şarapnelden ürkmeye fırsat kalmıyor.
İşte sonunda karanlık bastırıyor; zifiri bir örtü kapatıyor bütün dağları. Artık söz, ‘hayatta kalma yasaları‘nındır.
* * *
Hayatta kalmak için tedbirlerimizi almamız gerekiyordu bizim de. Uçak başka bir mesele, ama önce yılan, çıyan ve akreplerden korumamız gerekiyordu kendimizi. İşte orada gördüm korkunun bir tek bana ait bir şey olmadığını. Daha yakından bakınca insanı görürsün ve insanı yakından gördükçe, insana dair ne varsa görürsün her insanda. Vücudunda bilmem kaç kurşun izi, bedeninin her bir yerinde bilmem kaç şarapnel, en ilginci de kafasının tam arkasında, hemen beyninin zarına yapışık bir şarapnel parçası taşıyan Xebatkar adlı gerillanın akrep korkusunu gördüm o gece. Garip ama sevindirici bir gözlemdi benimkisi. Ondaki korkuyu görüp izledikçe rahatlıyordum ben de. Ondaki korku bendeki korkuyu normalleştiriyor, ondaki endişe insanileştiriyordu bendeki endişeyi.
Oysa fazlasıyla hakkı vardı Xebatkar’ın, çünkü söylediğine göre dupişk, yani akrepler tebelleş olmuştu o alana. Xebatkar’ın anlattığı gerillaların zehirleme hikayeleri bitmek tükenmek bilmiyordu. Gerçi bizim için o gece ölümcül risk taşıyan tek varlık akrep olmayabilirdi. Ama korkunçtu gene de, zira dokunduğunu anında felç eden bir zehir deposuydu adeta.
Kahverengi gövdesinden arkaya doğru uzanan tehditkar ve korkunç boğumlarıyla esnek, oynak, kıvrak, her yana kıvrılabilen bir kuyruk ve o kuyruğun sonunda bir iğne taşıyordu. İşte o iğne, onun doğasındaki katilliğin nişanesiydi. Bir kere o iğne sahneye çıkmaya görsün, zehirleme vakıası tezahür etmiş demektir. Sadece düşman ya da rakip için bile değil, bir kere harekete geçtiğinde, rakibi vuramazsa kendi gövdesine zehir akıtan bir iğneydi onunkisi.
İşte böyle bir akrebin, ziyadesiyle büyümüş, fazlasıyla zehir biriktirmiş, şişmiş, zehirini boşaltmak için fırsat kollayan bir akrebin tebelleş olduğu gecemizin huzuru kaçmıştı çoktan. Savaş uçaklarının ziyaretini düşünen var mıydı bilmiyorum. Ama akrepten kurtulmak için türlü çeşit önerilerde bulunan gerilların sayısı hiç de az değildi. Hele Xebatkar... Işık yakmanın yasak olduğu gecede, bilmem kaç kez duyduğu sesle fenerine sarılmıştı. Derken sonunda, tam kafasının dibinde yakaladı akrebi. Kalktım... Telaşlandı akrep. Kocaman... Sarıdan kahverengine çalan rengiyle korkunç görünüyor. Kafasının iki yanında antenleri, ucunda zehirini biriktirdiği kuyruğu yedi boğumlu. Hızla uzaklaşmaya çalışıyor, ne ki izin verilmedi, fırsat bulamadı kaçmaya...
Şimdi tek çare var; o da gecenin kalan kısmında uyumak istiyorsan, başka bir sürüngen zehirlinin giremeyeceği çadırı açmak... Ne ki eldeki çadır elverişli değil, heronlara görüntü verebilecek bir rengi var. “Peki, sadece tamamen karanlık geçecek olan bir iki saat için açılamaz mı”?
Benim gibi gerillalığın hayati kurallarını bilmeyen bir misafirin arsız ısrarı olmasa bu da mümkün değil, ama kıramıyor Xebatkar; “hadi açalım bir saatliğine senin için...”
Direkleri dikiyoruz alelacele, tam bezi üzerine geçirecekken gecenin karanlığını yırtan bir şifre ve o sesin bitimine bile izin vermeden uğultusuyla alanı boğan bir gürültü…
“Şer e...” Yani savaş jeti... Her şeyi olduğu yere bırakıp mevzilenmek de kurallara aykırı. Önce çadırı görünmeyecek bir yere sıkıştırıp intişara koşuyoruz. Biz henüz varmamız gereken yere varamamışız ki ilk ışık patlaması bütün alanı aydınlatıyor. Korkunç bir ses... Bombanın düştüğü yerden alevler yükseliyor. Ardından bir jet daha. Bombayı bırakan tepemizdeki turunu tamamlayıp dönüş yoluna girdiğinde bir sonraki… Sesi bize ulaşana kadar o üzerimizden geçmiş oluyor. Bombasını bırakıyor ve yeniden üzerimize yöneliyor. Şimdi tam tepemizde... Arkasından biri daha, biri daha... Artık sesler birbirine giriyor, ve biz, bombanın üzerimize düşüp düşmeyeceğini jetlerin dönüş aritmetiğine göre hesaplayıp öngörebiliyoruz.
O kadar bomba, o kadar ses dalgası, o kadar jet, o kadar tepemizde tur dönmeye başladılar ki, henüz turunu tamamlamayan ve henüz bombasını yanı başımıza bırakmamış olan jetler tepemizdeyken bile biz konuyu değiştirip, akrebin boğumları üzerine konuşmaya başlamıştık: “Malmîratê, gördün mü, yedi boğumu vardı. Biliyor musun, asıl bunların sondan bir önceki boğumlarının morarmış olanlarından korkacaksın”...