İktidar, oluşturmak istediği yeni toplumsal şekillenmede kadına ‘kutsal aileyi’, ‘makbul kadınlığı’ ve şiddeti dayatıyor. Yeni sistemin kurucu öznesi olarak da “makbul kadınları” görüyor. Bu nedenle de en çok kadınlara, kadın mücadelesine ve feministlere saldırıyor. Biz kadınlar ise bir kez daha hatırlatıyoruz: Ne ailelerinize mahkum olacağız ne de “makbul kadınlar”olacağız.

   

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde tüm yasaklamalara ve engellemelere rağmen kadınlar olarak meydanlardaydık. “Geceleri de sokakları da terk etmiyoruz” dedik. Mirabel kardeşlerden aldığımız mücadele mirasını kararlılıkla sürdürürken, kadın düşmanı iktidar da tüm kazanımlarımıza yönelik saldırılarına devam ediyor.

İktidar, kadın cinayetlerini ve erkek şiddetini önlemediği gibi sorunun derinleşmesine neden olan erkek egemen politikalara hız veriyor. Kadın mücadelesini bastırmak ve kazanımlarına el koymak için kadınların iradesine, yaşam alanlarına, bedenlerine ve emeklerine müdahale ederek onları kontrol altında tutmaya dönük kadın düşmanı uygulamalarına her gün bir yenisini ekliyor. “Kadın erkek eşitliği fıtratımızda yoktur”, “bir kereden bir şey olmaz” sözleri toplumda erkek egemenliğini büyütüyor.

İktidarın yüzü ve katliam bilançosu

2019 yılı Ekim ayına kadar 347 kadın, 2018’de 440 kadın, 2017’de 409 kadın, 2016’da 328 kadın, 2015’te 303 kadın, 2014’te 294 kadın, 2013’de 237 kadın, 2012’de 210 kadın, 2011’de 121 kadın, 2010’da 180 kadın, 2009’da 109 kadın erkekler tarafından katledildi. Öldürülen kadınların büyük bir kısmı eşleri veya aile bireyleri tarafından çoğunlukla kendi yaşadıkları evde katledildiler.

  

‘Ailenin korunması’ politikası

Durumu iktidar da bu şekilde açıklamasına rağmen ısrarla ailenin korunması üzerinden bir politika izliyor. Mecliste oluşturulan boşanmayı engelleme komisyonu üzerinden kadınların boşanmasının maddi koşullarını sağlayan haklarımızı ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kadın örgütlerini yok sayarak, kamuoyunda nafaka alanlar lüks içinde yaşıyormuş algısı yaratarak nafaka hakkını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Nafakayı bir tehdit olarak kullanarak kadınları erkek şiddetine boyun eğmek zorunda bırakmak istiyorlar.

Diğer yandan İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kadına yönelik erkek şiddetinin önlenmesine ilişkin yasada sınırlandırma çalışmaları da devam ediyor. Henüz yasalarda bir değişiklik olmasa da fiili uygulamalarla yargı kararları ile yasanın uygulanması engellenmeye çalışılıyor. Koruma kararı vermek için delil zorunluluğu getirme, kısa süreli koruma kararları verme, başvuru koşullarını zorlaştırma bunlardan bazıları.

Kamuoyunda neredeyse kadına şiddetin nedeni olarak yansıtılıyor bu yasalar. Oysa kadınların mücadele ile kazandığı bu düzenlemeler hakkıyla uygulansa, erkek şiddeti ciddi oranda azalabilir. Ama yine tercih “ne olursa olsun aile dağılmasın, kadınlar katledilse de olur” üzerine kurulu.

Erkek şiddeti besleniyor

Erkek şiddetini cezasızlıkla ödüllendirme, şiddete uğrayan kadını sorgulama da yargı kararlarında sıkça rastladığımız bir durum. Haksız tahrik ve iyi hal adı altında erkeklik indirimleri ile en alt sınırdan verilen cezalar da diğer örnekler.

Kadınların hayatlarını savunmak için öldürmek zorunda kaldığı durumlarda ise kadınlar yıllara varan cezalarla mahkum ediliyor. Kadınları erkek şiddetinden korumayan ve erkek şiddetini besleyen iktidar, kadınları bir kez daha yargı aracılığıyla cezalandırıyor. Kadınların ısrarla takipçisi olduğu bazı davalarda meşru müdafaa hükümleri uygulansa da diğer görünmez kılınan ve kamuoyunun gözünden kaçırılan davalar kadınların mahkûmiyetleri ile sonuçlanıyor.

Gözaltında ve cezaevlerinde kadına yönelik erkek devlet şiddeti de her gün daha fazla artıyor. Hakaret, taciz, tecavüz tehditleri sıkça yaşanan şiddet biçimleri. Kadın özgürlük mücadelesinde, toplumsal mücadele içinde yer alan kadınlar erkek devlet şiddeti ile susturulmaya çalışılıyor.

CEDAW’ın Türkiye değerlendirmesi

Birleşmiş Milletler (BM) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) Komitesi, Cenevre’de düzenlenen 71. oturumunda Türkiye’nin mektubunu inceledi. Komitenin Türkiye’nin yedinci periyodik raporuna yönelik tavsiye kararlarını ve son gözlemlerini iletmesi üzerine Türkiye, 2008 yılında uygulamaya konulan takip süreci kapsamında CEDAW Komitesi’nin seçtiği üç başlıktaki toplam beş tavsiyeye ilişkin attığı adımları Temmuz 2018’de CEDAW’a bir raporla iletmişti. Devletin raporunu takiben kadın örgütleri de kendi gölge raporlarını sunmuştu. CEDAW Komitesi, bu beş tavsiyeye ilişkin değerlendirmesinde tavsiyelerin kısmen ya da tamamen uygulanmadığı, yeterli bilgi sağlanamadığı ve tavsiyenin uygulanmasının reddedildiği gibi ifadelerle atılan adımları yetersiz bulduğunu belirtti.

GREVIO Türkiye raporu

15 Ekim 2018’de GREVIO (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu) Türkiye raporunu açıkladı. Raporda Türkiye’de durumun karmaşık bir tablo sunduğunu, ilerlemeye yönelik bulguların endişe verici olduğunu belirtti. Raporda ayrıca, devletin üzerine düşen sorumluluklarını titizlikle yerine getirmediğini ve sözleşmeyi ruhuna uygun bir şekilde bütüncül bir yaklaşımla uygulamadığını gösteren pek çok örnek yer alıyordu. GREVIO, raporda bağımsız kadın örgütlerine yönelik artan kısıtlamalardan endişe duyduğunu da ifade ediyordu.

Ulusal Eylem Planı

2016-2020 Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı’nın  önemli hedeflerine de ulaşılmadığı görülüyor. Örneğin,  Cinsel Şiddet Kriz Merkezleri’nin açılması Plan’da da yer bulmuş, 2018 başında yapılan Eylem Planı İzleme ve Değerlendirme toplantısında bu merkezlerin açılması için çalışmaların devam ettiği belirtilmişti. Ancak üzerinden iki yıl geçmesine rağmen bu konuda ciddi bir adım atılmadı. Benzer şekilde şiddete maruz kalan kadınların uğradığı zararların tazmini için gerekli düzenlemeler içeren Mağdur Hakları Kanun Tasarısı’nın 2018 yılında yasalaşması öngörülmüştü, ancak bu hedef de gerçekleştirilmedi. Eylem Planı’nda bulunan ve şiddetin önlenmesinde çok önemli bir ayağı oluşturan eğitim müfredatının ve sisteminin toplumsal cinsiyet eşitliği kapsamında revize edilmesi hedefi de tümüyle terk edildi. Kadına yönelik şiddet alanında çalışan personelin kapasitesini arttırmak amacıyla çok sayıda eğitim verilmesi öngörülmüş ve bu eğitimlerin de büyük oranda gerçekleşmiş olmasına rağmen kolluk ve yargı personeli arasında cinsiyetçi tutum ve yargıların hala çok yaygın olduğu, bu durumun kadınların destek alması önünde ciddi engel oluşturduğu ortadadır. Bu eğitimlerinin etkisinin izlenmesi ve değerlendirilmesine de yeterli önem verilmemiş, görevini yapmayan personelin ya da güvenlik güçlerinin yaptırımla karşılaşmaması eğitimlerden sonuç alınmasını engellemişti.

Eşbaşkanlığa kayyum darbesi

Kadın kazanımlarına saldırı dalgasının bir diğer yanı da eşbaşkanlık sistemine yönelik kayyum darbesi oldu. Kayyım atamaları, tutuklamalar, görevden alma ile eşbaşkanlık sisteminin hayata geçirilmesi engellenmeye çalışılıyor.

Kadınların siyasette söz ve karar sahibi olabilmesi için çok önemli bir aşama olan eş başkanlık sistemi aynı zamanda kadın siyaset tarzının yerleşmesinin bir aracı. Sadece eşbaşkanlık sistemine değil, kayyımlar aracılığıyla belediyeler tarafından oluşturulan tüm kadına yönelik çalışma alanları da kapatılıyor. Kadına yönelik şiddete karşı merkezler, kadın kurumları ya kapatılıyor ya da erkekler tarafından yönetilerek kadın merkezi olmaktan çıkarılıyorlar. Kısacası iktidar diyor ki ‘evlerinize dönün!’

Çocuklara yönelik cinsel şiddet

2019 yılı içinde Altınbaş Üniversitesi tarafından hazırlanan raporda, Türkiye’de cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçların yüzde 46’sının çocuklara karşı işlendiği ifade ediliyor. İHD İstanbul Şubesi Çocuk Hakları Komisyonu’nun Haziran 2018 raporuna göre ise son 16 yılda 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yapmış. Çocuk istismarlarının sadece yüzde 5’inin ortaya çıktığı, yüzde 95’inin gizli kaldığı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda korkunç tablo görüyoruz.

Çocuk istismarına ilişkin bu tabloya rağmen çocukları tecavüzden korumak yerine yine ‘mağdur aileler’ tartışması başlatılarak çocuk tecavüzcülerine af yasası meclise getirilmek isteniyor. Tecavüze uğrayan çocukları evlilik adı altında sürekli tecavüze maruz bırakacak olan bu yasa aynı zamanda çocuk tecavüzlerinin de önünü açacak bir düzenleme olarak karşımızda. Zira biliyoruz ki bir suç konusunda bir defa uygulanan af sürekli af geleceği beklentisini yaratarak bu suçların işlenmesini kolaylaştırıyor. Diğer yandan 18 yaş altı çocuklarda hamilelik halinde sağlık çalışanlarının bildirim yükümlülüğünü de kaldırmaya yönelik çalışmalar olduğunu duyuyoruz. Bu da çocuk tecavüzlerini görünmez kılma yargıya taşınmasının engellenmesi anlamına geliyor. Bu iki düzenleme bir arada düşünüldüğünde ne yapılmak istendiği açıkça ortaya çıkıyor.

Haklarımızı savunmakta kararlıyız

Aile bakanlığının sunduğu raporda 2019 yılı bütçesi içerisinde kadına yönelik şiddeti engellemek üzere ayrılan bütçenin çok önemli kısmının kullanılmamış olması da soruna nasıl yaklaşıldığını ortaya koyuyor. 2020 bütçesi içinde bu kalemlerin artırılmamış olması ve kadına ayrı bütçe ayrılmaması da gelecek yıllar için bu sorunu nasıl ele alacağının temel göstergeleri.

İktidar, oluşturmak istediği yeni toplumsal şekillenmede kadına “kutsal aileyi”, “makbul kadınlığı” ve şiddeti dayatıyor. Yeni sistemin kurucu öznesi olarak da “makbul kadınları” görüyor. Bu nedenle de en çok kadınlara, kadın mücadelesine ve feministlere  saldırıyor. Biz kadınlar ise bir kez daha hatırlatıyoruz: Ne ailelerinize mahkum olacağız ne de “makbul kadınlar” olacağız. 25 Kasım’da tüm yasaklama girişimlerine karşı mücadelemizde nasıl kararlıysak, yaşamlarımızı ve haklarımızı savunmakta da kararlıyız.