Türkiye Cumhurbaşkanı, ülkeyi ziyaret edecek olan Almanya Başbakanı Merkel’e "lütfen gelme" mektubu yazan gazeteci, yazar ve akademisyenlerden oluşan 101 kişiye atfen "mankurt" ifadesini kullandı, muhtarların huzurunda. Kastettiği "köleleştirilmiş" insanlar olmalıydı. Çünkü mankurt aslında bir kara güç sahibi tarafından ağır eziyetler sonrasında kendini ve geçmişini unutan, köle olarak çalıştırılanlar için kullanılan bir sözcük. Bu kendini ve geçmişini unutma halinde kişinin iradesi yok, anımsatayım. 

Orta Asya mitolojisinin ürkütücü kahramanı mankurt, Cengiz Aytmatov’un "Gün Olur Yüzyıl Olur" romanında da geçer. Orta Asya halklarının mitolojik kökenlerinde zulmün karşısında bu kavram duruyor. Bir insanın bir insana yapıp yapabileceği en akla ziyan işlerden. Aytmatov kitabının kurgulanış aşamasında geçmişi bugünle bağlayan o soruyu sorarak işe başlar:

"Geçmiş zamanlarda kara güç sahibi, insanın başını deriden çembere alıp aklını-fikrini söndürmüş. Birbirine karşı ideolojilerini öne sürüp kendi arasında çatışmaya düşen iki sistem, uzaya çıkıp birbirini tehdit ederek yerküresine ideolojik bir şire (taze deve derisi) sararsa ne olacak? Tek insanın başına sarılan deri, değiştirilip bizim hepimizi kapsayarak sarılamaz mı?"

Madem CB yol verdi, biz de ilerleyelim. Aytmatov anlatsın mankurtu:

 "…Önce tutsağın kafasını kazırlar, kesilen bir devenin boyun bölgesinden yüzülen bir deri parçası tutsağın kafasına bir başlık gibi geçirilir. Kafasına deri geçirilen tutsak başını yere sürtmesin diye boyuna tahta kalıp takılır, yürek paralayıcı çığlıklarını kimse duymasın diye ıssız bir yere götürülürdü. Kolları, bacakları bağlı tutsak orada güneşin alnacında, aç-susuz birkaç gün kalırdı. Başına deri geçirilenlerden çoğu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlarsa belleklerini yitirerek geçmişlerini anımsamayan birer "mankurt" -köle- olurlardı. Tutsakların ölüm nedeni açlık, susuzluk değildi. Zavallılar başlarına geçirilen taze deve derisinin güneş altında kuruyarak büzülmesi sonucu acıya dayanamadıkları için ölürlerdi. Sımsıkı sarılan deri kurudukça tutsağın kazınmış başını mengene gibi sıkıştırırdı. Bütün bu acılar sonunda tutsak aklını yitirmeye başlardı. "Mankurt" kim olduğunu, soyunun-sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını-babasını bilmezdi kısacası insan olduğunun bile farkında değildi. Benlik bilincini yitirdiği için efendisine iktisadi açıdan büyük avantajlar sağlardı… Herhangi bir köle sahibi için en büyük tehlike, kölesinin başkaldırmasıdır. Her köle fırsat bulunca isyan eder; oysa mankurt köleler arasında kaçmayı, karşı koymayı, başkaldırmayı düşünmeyen, alışılmışın dışında tek varlıktı. Köpeklerin sahiplerini dinlemeleri gibi mankurt ta efendisinin sözünden dışarı çıkmazdı. En kirli, en ağır işler mankurtlara verilir, sonsuz sabır isteyen bıktırıcı, sıkıcı, sinir törpüleyici işler onlara yaptırılırdı."…  

Sahibine sadık hale getirilen mankurt, sosyal psikolojide de ad bulmuş kendine "mankurtizm" diye (mankafa da bu kelimeden türetilmiş). Bugüne evrilen yer bu tanımın günceldeki karşılığı. Evet kafaya "şire" geçirilip, kişi kazıklara çakılmıyor, "mankafa" yapılmıyor ama gözünüzde canlandırabilirsiniz modern dönemin o halden geçmiş gibi bir sahibin etrafında öbeklenmiş mankurtçuklarını. Herkesin aklı fikri ideolojik cendereye sıkıştırılmak istenmiyor mu? Bir kesim buna direnirken, direnmeyi bırak doğrudan gidip kendini mankurtizme yazdıranların çokluğu da direnenleri oraya doğru çekmekle görevli. Her gün yazıp çiziyor, sahibinden daha fazla gürültü yapıyorlar, sadakat uğruna. 

 Türk Dil Kurumu’nun tanımıyla "ulusal değerlere yabancılık..." şurada kalsın, biz insana dair her erdemli ölçüye yabancılaşanlara bakıyoruz, mengeneye sıkıştırılmış mankurtun acıdan kısılmış gözleriyle. Gerçekten işleri zor. 

Tanrı kurtarsın!