
Ali Rıza Aksın ‘Kırmızı Fare’ kitabını 2001 yılında İsviçre’de çalıştığı işinden bel ağrıları yüzünden atılması sonrası iş arayışı sırasındaki İsviçreli bir kadının Almanca öykü yazmaya kendisini teşviği ile ortaya çıktığını belirtiyor. Aksın, bu anı romanıyla yıla damgasını vuran yazarlardan biri oldu. Kırmızı Fare, Pazarcık’ı, Maraş’ı, Maraş Katliamı’nı, 12 Eylül’e kadar uzayan bir süreç içinde ilmek ilmek anlatan, sade ve akıcı bir roman. Aksın, romanında Maraş’ın toplumsal belleğini işleyerek, edebiyata ve yakın tarihimize yeni bir soluk katıyor.
Aksın ile romanı üzerine konuştuk.
İlk olarak ne zaman yazmaya başladınız?
Ortaokul ve lisedeyken yazma eğilimim belirmiş, ancak bu eğilim bilinçli bir çabayla evrensel bilgiye doğru evrileceğine, Maraş’ta estirilen ülkücü terörün etkisiyle fraksiyonel ve güdük kalmıştı. Kitap okuma alışkanlığımın yerini, örgütün öngördüğü bir bilinçlenme almıştı. Tesadüfen okuduğum roman ve şiirler susuzluğumu gidermek şurada dursun; içimdeki yangını belirsiz, uzak bir zamana itiyordu. Bu, örgütlü mücadeleye karşı olduğum değil de, yazarın çok yönlü, özgün, özgür olması şeklinde anlaşılmalı. Yazar her çiçekten bal almalı ama komün içindeki sorumluluğunu unutmamalı. Yazmaya öğretmenlik yaparken 23 Nisan şenliklerine ve köyler arasında düzenlenen bilgi ve kültür yarışmalarına hazırlamış olduğum piyeslerle başlamıştım. Doğası gereği, ulusal içerikli kısır şeylerdi bunlar. Arada şiir yazıyor, bir süre bekliyor, sonra çöpe atıyordum. Roman çalışmam ikibinli yıllarda başladı. Âşıkların da söylediği gibi, “Evvel bahar ermeyince / Kırmızı gül açmaz imiş.” Özü şu: Heves; belli bir birikim seviyesine ulaşmayana kadar sonuç vermezmiş. Anca tuzu kuru olanlar daha erken okur, daha erken yazarlar. Biz ise, ileri bir yaşta meşakkatli bir yolculuktan sonra amacımıza ulaşırız.
“Kırmızı Fare” kendini yazdırmaya nasıl başladı? Kitabınızda kurgudan ziyade genelde yaşanmışlıkları anlatıyorsunuz, bunun özel bir nedeni var mı?
90’lı yıllarda iltica ettiğim İsviçre; işçi, çöpçü, bulaşıkçı olarak çalışmama olanak dahi vermeden kapıyı gösterdi. Buraya yerleşmem evlilik yoluyla gerçekleşti. 2001 yılında dört yıldır çalıştığım Migros’tan bel ağrılarım yüzünden atılmış, yeni bir iş arıyordum. O zamanlar beni iş hayatına entegre etmek isteyen İsviçreli bir kadın, Almanca öykü yazmaya teşvik etti. O çalışmadan “Kırmızı Fare” çıktı. Geriye doğru gidecek olursak, Maraş Katliamı’ndan önce öğretmenlerin cenaze törenlerine aşağı yukarı beş bin kişi katılırdı. Bunların hepsi okur yazar, aydın insanlardı. Ama nedense bugüne kadar (32. Gün Belgeseli ve Araştırmacı yazar Aziz Tunç’un “Maraş Kıyımı” hariç) Maraş’ı anlatan bir eser çıkmadı. Bunun tek nedeni; korku ve travma... Katliamdan otuz beş yıl sonra Maraş’ı anlatan eserlerin yazılması sevindirici olduğu gibi üzücüdür de. Bu durum içten içe rahatsız ederdi beni. Oysa Maraş’ın demografik yapısı, çok dilliliği, çok dinliliği, isyanlara, savaşlara, eşkiyalara, umuda, sevdaya yataklık etmiş; tarihi, dili, türküsü, masalı ve folklorik yapısıyla mutlaka yazılmalıydı. “Kırmızı Fare” edebi kriterlere göre Maraş’ı duygusal boyutuyla anlatan tek roman. Tam da böylesi bir ihtiyaçtan doğdu. Kurgu, gerçeğin yerine konan fantezidir. Kurgunun da realisti (yaşanması mümkün) ve realist olmayanı (hayali) vardır. Anı romanlarında kurguya kaçmak, okuyucuyu yanıltmak pek hoş olmasa gerek. Her hâlükârda kurgu, gerçek yaşanmışlığın zengin hareketli bir tarihin eksikliğinden kaynaklanır. Kötü mü? Hayır. Ufkumuzu açar, yaratıcı olmaya iter bizi. Kurgu, malzeme eksikliğinin hayal gücüyle aşılması, esere renk ve heyecan katacak öğelerin yazar tarafından uydurulması işidir. Ama Maraş öylesine zengin, öylesine bakir ki, düş ile gerçek iç içedir. Hitit’in, Ermeni’nin, Rum’un, Kürt’ün, Süryani’nin, Nasturi’nin, Arab’ın, Türk’ün, Türkmen’in ve daha nicesinin savaştığı, seviştiği, ürettiği, masalını, destanını, kahramanını yarattığı; türküsünü çığırdığı, güldüğü, ağladığı devasa bir kültür bahçesidir. Burası öyle bir yer ki, düş sandığınız bile gerçek çıkar. Kurguya ne hacet…
Kitabınız Maraş’ın sözlü kültürünün edebiyata yansımış hâli. Neden Kırmızı Fare?
Köylüleri, ırgatları, satıcıları dinleyin; bir haksızlığı mı dillendiriyorlar, bir güldürüyü mü aktarıyorlar, hikâye, masal mı anlatıyorlar, aynı anda birkaç kişiyi konuşturur, sizi alır oraya götürürler âdeta. Bıkmadan, usanmadan, zevkle dinlersiniz. İşte bu sözlü halk edebiyatının gücüdür. Yaşar Kemal İnce Memed’te bir dil, diyalog ustalığı sergiler. Aynı sayfada birkaç diyalog çeşidine yer verir. ‘Dedi’ ile biten diyaloglar, iki noktadan sonra başlayan konuşmalar ve kahramandan söz edip hemen ardından sözünü aktarmalar... Tabii bu işin bir yanı, diğeri de duygu, düşünce, ses, imge, heyecandır. Yani o yerin, oraya ait insanların, rengi, kokusu ve vücut dilidir. Şimdilerde İstanbul’a çöreklenmiş, Anadolu’yu tanımayan bazı yazarlar, dili kirletmemek adına halk ağzıyla yazmaya karşı çıkarlar. Dili bozmamak gerekçesiyle onu besleyen kaynakları kurutmaya çalışırlar. Yaşar Kemal’in Çukurova’dan alıp yazım diline aktardığı bir sürü kelime var. Maraş da böyledir; zengin bir dile, zengin bir kültüre sahiptir. Avşarların, Ceritlerin, Bertizlerin, yerli Maraşlıların, Alevi topluluklarının kendilerine has bir dilleri olmuştur. O dil onun kimliğidir, rengidir, kokusudur.
O dil olmadan oranın karakterini, düşünme tarzını, üzüntüsünü, sevincini nasıl aktarabilirsiniz ki... “Kırmızı Fare”, Pazarcık’ın toprak dağılımını, ağaların halkla ve birbirleriyle olan çelişkilerini, solun gelişimini, azınlık korkusu içinde yaşayan, İslami değerlerle kirletilmiş, otantik (kendi zamanı içinde), naif, bilge Aleviliği, hâkim Maraşlıyı, değişime uğramış Çingeneleri, dönem dönem ilericileri katletmekte kullanılan dağ Türklerini, Balkan göçmenlerini, yani Maraşı Maraş yapan insan dokusunu, kendi sesiyle anlatmaya çalıştı.
‘’Kırmızı Fare’’ dışlanan, fişlenen, katledilen topluluk ve bireyleri anlatmakta kullandığım bir metafordur. Yangın kovasına düşmüş bir farenin kuyruğu üzerinde dikilerek hayatta kalma çabasını, renginden dolayı kovalanışını ve nihayetinde öldürülüşünü anlatır (2. Ciltte). “Kırmızı Fare”, geniş anlamda Maraş’ta bir Alevi, Dêrsim’de bir Zaza, Diyarbakır’da bir Kürt, Mardin’de bir Süryani, kendini gizlemeye çalışan bir Ermeni, dar anlamda soruşturmalara uğrayan, işini kaybetme korkusuyla yaşayan bir öğretmen, bir hademe, bir memur, bir bürokrattır. Özel anlamda benim, yani kitapta anlatılan...
İkinci cildin konusu hakkında biraz ipi ucu verebilir misiniz?
Birinci cilt, 12 Eylül’e kadar olan süreci işler. İkinci cilt, darbenin hedefi konumundaki Alevi-Kürt topluluklarının ıstırabını, tazecik gençlerin işkence tezgahlarındaki çığlıklarını, dalından yaprak gibi düşüşlerini anlatır. Kazara hayatta kalanların da gizlenme, izlenme, işini aşını kaybetme korkusunu... Acıdan nasiplenmiş biri olarak, yaşadıklarımın ötesinde, dili, dinî farklı da olsa, yazgısı bana benzeyen binlerce ilericinin öyküsüdür Kırmızı Fare.
Göçmen ve mültecilik yazarı nasıl etkiliyor?
Çeşitli ülkelere dağılmış olan göçmen ve mülteciler, uzunca bir süre statü kazanmak için uğraşırlar. Bu zamanı kamplarda ve sağlığa elverişsiz evlerde, düşük ücretli, zor işlerde çalışarak geçirirler. Oturum hakkını, ruhen ve bedenen yıprandıktan sonra kazanırlar. Bedenleri, fabrika, restoran ve inşaatlarda, umut ve düşleri ülkelerinde kalır. Bunlardan çok azı, ev, araba ve tasarruf yapmaktan vazgeçip yazmaya koyulur. Gecikmiş, kesintiye uğramış, travmalı ve eziktirler. Statülerinden ve kendilerinden kaynaklı bir uyum sorunu yaşarlar. Bundan olmalı yüzleri ülkelerine dönüktür. “Göğsünü delip geçtikleri, düşe kalka, bata çıka geldikleri” o cehennemi yazarlar. Yazmalılar da... Fakat kaynağa, değişime ve dile uzak oldukları için (istisnalar hariç) mülteci edebiyatının sınırlarını aşamazlar. Her gün boğuştukları sorunlarıysa, ya başka bir bahara ya da ileriki kuşaklara bırakırlar. Ancak yurt dışında olmanın eksileri olduğu kadar artıları da var. Alt yapının kusursuzluğu, iletişim olanaklarının güçlülüğü, farklı kültürlerle tanışmış olmanın üstünlüğü, karşılaştırma yapabilme olanağı ve daha geniş bir perspektiften bakıyor olmak...
İSMAİL GÜNER/ZÜRİH