Hükümetin anayasa stratejisinin “ya uzlaşma ya başkanlık” biçiminde ifade edildiği haberler okumaya başladık. Niyeti tam olarak yansıttığından emin olmamakla birlikte, genel durumu tanımlayan bir yaklaşım olduğunu kabul edebiliriz.

Başından beri klasik başkanlık, yani etkin bir güçler ayrılığı gerektiren modelden yana olunduğunu düşünmüyorum. Yürütmenin yasama ya da yargı karşısında güçlendirilmesinden çok, başbakanlık ile cumhurbaşkanlığı arasındaki hukukun yeniden şekillendirilmek istendiğini tahmin ediyorum.
Cumhurbaşkanını anayasal bağlamda da sembolik pozisyona çekmek yerine, daha da güçlendirip, başbakanın kimi yetkileri ile donatma tercihi, esas itibarı ile psikolojik nedenlere dayanıyor.
Dolayısı ile anayasa sürecinin “ne uzlaşma ne başkanlık” noktasına gelip dayanma ihtimali gayet yüksek. Anayasa komisyonundaki iki muhalefet partisinin, uzlaşılan maddelerin sayısı arttığında karşı karşıya kalacakları referandum sürprizini dikkate almadan hareket etmeleri beklenemez.
Asıl üzerinde durulması gereken ise, iktidarın anayasa konusunda uzlaşma beklentisi ile idare biçiminde sergilediği marjinalleştirici siyaset tercihi arasındaki çelişkidir. Hayır hiçbir çelişki yok son derece bilinçli bir strateji uygulanıyor diyebilirsiniz elbette. Bu ihtimali yabana atmamakla birlikte Türkiye siyasetinde işlerin sanıldığından daha sallapati gittiğini de bilmemiz gerekiyor.
Önümüzde çok yakın ve somut bir örnek duruyor. 1 Mayıs ve Taksim sendromu. Kararı alan ve sonuna kadar arkasında duran bir siyasi irade var. Yasağın gerekçesini tümüyle boşa çıkaran bir tablonun ortaya çıkmış olmasını bile kabullenmeyen ve aksi açıklamalarda ısrar eden bir tavır söz konusu. Türkiye yönetim yapısı içinde olması gerekenin aksine valiler hakli değil devleti temsil ederler.
Hayatı, “marjinal gruplar, marjinal yapılar, marjinal örgütler”  çerçevesinde okuyan, bir idareci tavrı çıkıyor kamuoyunun karşısına. Kendisini nasıl bir merkeze konumlandırmışsa, herkesi “marjinalleştiren” söylemlerin etrafında dönüp dolaşmayı tercih ediyor.
Marjinalliği peşinen “şiddet yanlısı” görme hastalığını, sadece kamuoyu algısının yönetimine yani eski tabirle “psikolojik harp tekniklerine” yorup geçelim. Buna rağmen bir taraftan yargının  ve muhalefetin demokrasi algısından şikayet edip diğer yandan en ilkel güvenlik algısı ile şehirlerin huzurunu sağlamak mümkün mü?
Kendi verdiği rakam ve bilgilere göre “kayıtlı” üç bin civarı marjinalın, sokakları bu hale getirdiği yaklaşımı nereye oturur?  
Suriye’de göstericilere yönelik müdahaleleri, rejimin yıkılması için yeterli neden olarak gören bir Türkiye’nin İstanbul’da yaşananları izah tarzı kimi ikna edebilir?
Anayasa’da uzlaşma arama niyetinin, tam da “marjinal” görülen yada bilinçli olarak marjinalliğe itilen toplum kesimleri için hayati bir ihtiyaç olduğunun farkında olmayan bir ülkede yaşıyoruz vesselam.