Olmaması gereken ama olmasına da engel olamadığımız bir yaşamdır sürdürdüğümüz. Yaptığımız her eylemin bir sonucu olduğunu biliyoruz. Kullandığımız her kelime, alıp verdiğimiz her nefes, kısaca tüm davranışlarımızın kaçınılmaz sonuçları vardır.
Kendi yaşamımızda veya okuduğumuz tarih sayfalarındaki olaylarda, küçük ve önemsiz görünen bazı yaşanmışlıklar yok sayıldığında tüm bir sürecin nasıl da değişebileceğini öngörebiliyoruz. Bu süreçlerin nasıl bir sonuca evirileceğini bilmesek de, bugünden farklı bir durumun ortaya çıkacağını kestirmek zor olmasa gerek. Bazen "kader" gibi görünen bu gelişmeler, etki ve tepkinin yol açtığı sınırsız sonuçlardır.
Küçük bir olayın, uzun vadede yol açacağı bütün sonuçları kestirmek imkansız görünüyor. Bilim insanları bu durumu "kelebek etkisi" ile izah ediyor. Hava ölçümleri için ortaya atılan bu teori, toplumsal yaşama da uyarlandığında, sonuçların nasıl da bir kesinlik içerisinde tahmin edilemez olduğu daha iyi anlaşılıyor. Her sonucun yol açtığı bir etki ve bu etkinin de bir sonucu vardır. Ve bu döngü sınırsız bir şekilde devam ediyor.
Yaşamın bize öğrettiklerine baktığımızda, olmaması gereken ama olmasına da engel olamadığımız gelişmelerin yaşamın kaçınılmazları arasında olduğunu görüyoruz. Bu durumdan çıkarabileceğimiz sonuç belki de "olmaması gereken" değil, tüm eylemlerimiz ve çevremizde yaşananların oluşturduğu sonucun "olması gereken" bir gelişme olduğudur.
İnsanoğlu var olduğundan beri çatışma ve kavga var. Tek tanrılı dinler, bunu ilk kardeş kavgasıyla başlatırken, mitolojilerde savaşlar genellikle tanrılar arasında yaşanır. Bazı bilim insanları ve aydınlar, şiddetin kaynağını araştırırken, insanın etçil olmasına dayandırır. Bazıları, insanlar ile hayvanlar arasında kıyaslama yapar. Zira tamamıyla vejetaryen olan hayvanlar, hiçbir zaman avcı değillerdir. Ama bitkiyle beslenen hayvanların sayısının artması, onları da doğal yaşam açısından tehlikeli hale getirebiliyor.
Hayvansal bir cennetten söz edilemez. Çünkü, hayvanlar avlanır, öldürür ve yerler ama bunu vahşet derecesinde ve aşırı agresiflik içerisinde yapmazlar. İnsanda olduğu gibi onlar da adına kültür denilen gelişmiş bir içgüdüye sahipler. İyilik ve yırtıcılık yapmaya elverişlidirler. Ancak barışçıl yaşam, hayvanlarda genellikle bir kuraldır. Çatışmaları ve sosyal ilişkileri özgün doğal yasalarla yönetiliyor. Bir dizi dengeci mekanizma, onların agresifliğini dengede tutan bir tür güvenlik kilidi rolünü oynuyor.
İnsanın agresifliği bir başka şiddetlidir. Yunanlardan Freud'a kadar, hep şiddetin insan doğasında olduğuna inanıldı. Neyse ki 1990'lı yıllardan itibaren yeni kuşak tarihçi ve sosyal bilimci savaş arzusunun nedenlerini daha derinliğine incelediler. Sonuç olarak, savaşın tek bir nedeninin olduğunu düşünmenin koca bir yanılsama olduğu belirtildi. Savaşın çok sayıda nedeni olduğu gibi, sürekli birbirleri arasında hareket edebilen bir yapıya sahip olduğu yönünde yoğun tespitler yapıldı.
Öyle ya da böyle, gelinen aşamada savaşsız bir toplum düşük bir olasılık olarak görülüyor. Savaşsız bir kapitalist toplumun ise imkansız olduğu görüşü hakim. Orwell'den Mumford'a, Noam Chomsky, Annie Lacroix-Riz ve Öcalan'a kadar kadar bir çok düşünürün analizlerinden bu sonucu çıkarmak mümkün. Savaşsız bir toplum mümkün olmasa bile, bu şiddet sarmalından kurtulmak ve başka bir dünya yaratmak mümkün değil mi?
Kabul etmek gerekir ki başka bir dünya için verilen mücadelelere paralel olarak, savaşların da giderek yaygınlık kazanması, umut ve umutsuzluğu oldukça iç içe geçiriyor. Ve bu umut bazen ütopik bir hal alıyor. Bu durumda Einstein'in sorduğu şu soruyu hatırlatmak gerekiyor: "Başka pasifistlerin eyleme geçmesi için daha ne kadar bekleyeceğiz?"
Bu sorunun yanıtını kimse bilemez, ama daha yakıcı bir soru karşımızda duruyor: Gandhi pasifizmi şu anki bazı savaşları durdurmaya yeter mi?
Buna verilecek olumlu veya olumsuz cevaplar kuşkusuz beraberinde başka sorular getirecektir. Şu kadarıyla sınırlı kalalım: DAİŞ gibi şiddetin en vahşi biçimine karşı Gandhi pasifizminin durması mümkün mü?
Bu şu demek oluyor; hiçbir zaman tek bir yöntem tüm sorunların yanıtını içermiyor. Şiddetsiz toplum ve başka bir dünya temel arzumuz olsa da şiddetin ulaştığı düzey ve ortaya çıkan koşullar, mücadele araçlarını, yöntemini ve felsefini değiştirebiliyor.
Şimdi başa dönersek, neden Gandhi'nin şiddetsiz mücadele yönteminin çözümden uzaklaştığını da anlamak mümkün olabilir. Geçmişte yaptığımız eylemlerimizle doğrudan bağlantılı bir süreç yaşıyoruz. Nasıl ki küresel ısınma esas olarak insan aktivitelerinin bir sonucu ise, insanların tehlikeli davranışlarının yol açtığı sonuçlar da bugün başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın hemen her tarafında yaşanan kanlı savaşlardır.
İnsanlık, tarih boyunca sayısız felakete tanıklık etti, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği savaşlar yaşadı. Ancak her seferinde felaketlere doğru yeniden ve yeniden koşmaktan vazgeçmedi. Bu durum olmaması gereken ya da engel olmadığımız/olamadığımız şeylerin, gelinen noktada "olması gereken" bir sonuç olduğu tezine götürüyor. İnsanlığın başına gelenler, kendi eylemlerinin sonuçlarından başka bir şey değildir.