Kadın kırımının artığı bir dönemden geçiyoruz. Son yıllarda El Nusra, Boko Haram ve DAİŞ başta olmak üzere bir çok değişik çete oluşumları tarafından kadına dönük saldırılar gelmiş geçmiş en vahşi sınırlara ulaştı. Yine bu çetelerin zihindaşları; eş dost, akraba, devlet hemen hemen dünyanın bir çok yerinde aynı yöntemlerle kadınları katletti ve ediyor. 

Günümüz dünyasının en acil sorunlarından biri kadınların can güvenliğini sağlamak. Bu öylesine bir durum değil. Düşman diye bellenecek, tedbir alınacak, şu veya bu coğrafya, ya da sınırlar belirleyeceğin bir alan yok. Kadın yaşamın her yerinde ve tehlike de bizzat yaşamın içinde. Çünkü bu yaşam kültürü aynı zihniyetle örülmüş. Siyasetten ekonomiye, sosyal yaşamdan kültürel alana, aileden sokağa her yer de algı aynı, davranış kalıpları aynı. 

Nedir bu algı? Hükmetme, hakim olma, sahiplenme?

Peki bu zihniyet en çok nasıl kendini yenileyebiliyor ve tekrarlıyor?

Toplumsal bir çok gelenekte bunu görmek mümkün. Ancak önemli bir ağını medya organları oluşturuyor. Günümüz dünyasında neredeyse her oluşum (parti, örgüt, kurum vs) medya aracılığı ile kendini örgütlemekte, algı yaratmaktadır. Şu bağımsız gazetecilik artık neredeyse hikaye düzeyinde kaldı. Ana akım, yandaş, karşıt derken bağımsız gazetecilik sizlere ömür. 

Ancak burada dikkat çekmek istediğim demokrasi, özgürlük, eşitlik lehine gazeteciliğin yapılmadığıdır. Hele de söz konusu kadın olunca, tam bir cinsiyetçilik almış başını gidiyor. Ve bu sadece her hangi bir medya organı ile de ilgili değil. Özgür basın geleneğinden gelen medya organları kısmi bir çaba sergilese de o da oldukça sınırlı ve cinsiyetçiliği aşan bir düzeyde değil. Diğerleri ise bizzat cinsiyetçiliği her gün yeniden üretiyor. 

Gazetecilik bir erkek mesleği ve iktidar organı olarak şekillendi. Zaman içerisinde belli değişimler geçirse de cinsiyetçilik konusunda her hangi bir değişim yaşamadı. Çünkü medya organlarında çalışan kadınlar birey olarak yer almakta ve patronun belirlediği sınırlarda çalışmak, haber yapmak zorundadır. Bu kendi cinsine dönük yaşanan kırım için de böyledir. Önce medya organının tirajı, reytingi gelir. Reyting için kadın cinayetinde erkeği obje yapmak gerekiyorsa yapar. Evlilik gibi kadın ve erkek yaşamını şekillendiren bir konuyu ekranlar karşısında çöpçatanlık yapması gerekiyorsa onu da yapmaktan çekinmez. Önemli olan reyting! İstanbul sokaklarında bir kadın '35 yıllık evliyim, halen eşimi tanımıyorum, korkuyorum diyor' ama iki saatlik programda 'mutlu aile' kuruluyor. Yani kadın kırımına bir halka daha ekliyor. 

Yine dil inanılmaz cinsiyetçi. Kadın cinayetlerine ilişkin 'cinnet geçiren koca...', 'ayrılmak istemeyen sevgili...' diye başlayan, 'vicdansız anne...', 'ahlaksız kadın...' minvalindeki haberler toplumsal cinsiyet rollerini sürekli yenileyen ve üreten bir rol oynamaktadır. Kullanılan dil, görüntü, resim yeni katliamlara emsal oluşturmakta, kapı aralamaktadır. 

Kadın gazetecilerin çalıştıkları medya organların da bu dile ve politikalara karşı örgütlü olma, buna karşı mücadele etme zamanı geldi ve geçiyor bence. Sadece kariyere endeksli bir gazetecilik kadınlar açısından yeterli olamaz. Mesleğin mutfağında onlarca kadının çalıştığı ve oldukça etkili kadın gazetecilerin olduğu bir meslekte, ısrarla cinsiyetçiliğin üretilmesine göz yummak, kadın kırımına objektif olarak ortak olmak anlamına gelir. Yine bu alanda kendini savunmasız ve yalnız bırakmak demektir. Nitekim de öyledir. Bir çok kadın gazeteciye saldırı olmasına rağmen, sadece yakın ve kısmi olarak duyarlı çevrelerden tepkilerin gelmesi bu örgütsüzlüğün sonucudur. 

Medyadaki cinsiyetçiliği aşmak için öncelikle kadın medya emekçilerinin örgütlü olmaları, ortaklaşmaları artık bir zorunluluktur. Kadınların can güvenliği her geçen gün SOS işareti verirken, kendimizi dışında göremeyiz. Unutmamak gerekir ki kadın medya emekçilerini birbirinden uzaklaştıran, koparan sadece kurumlar arasında ki rekabet değil, bu kurumlara hakim olan eril zihniyet ve bu zihniyetin kadını kuşatma düzeyidir. 

Sadece var olan haberleri yansıtmakta kadın gazeteciler için artık yeterli olamaz. Kadın kırımı sadece savaş alanlarında, sokakta, ailede değil, bizzat medya kurumlarında da cereyan etmektedir. Yani, yanı başımızda, belki gözümüzün önünde... medya kurumlarında kadın olmaktan kaynaklı ötelenen kadınları düşününce en büyük mücadele alanlarında biri olarak zaten varlığını ispatlamıştır. O halde kadın gazetecilerin, belirlenen sınırları aşması için daha fazla beklemesi gerekmiyor. Hele de demokratik bir sistem isteyenler için geç bile kalınmıştır.