Kapitalist modernite döneminde kültür ve ahlak -III-

Kapitalist modernite döneminde geçmiş dönemlerden çok daha farklı olarak yeni bir kuvvet biçimi ortaya çıkar. Çok zaman her hangi bir ülkenin dört temel (askeri, siyasi, ekonomik ve hukuk) kuvveti ile birlikte o ülkenin beşinci bir kuvveti olarak adlandırılan ama günümüzde bu kuvvetlerin çok üstünde bir kuvvet olma özelliğini kazanan birincil bir kuvvettir medya. İletişim teknolojisinin hızlı bir gelişme gösterdiği modernist çağda medya, toplum üzerinde çok etkili olabilen bir kurum olarak rol oynar. Özellikle iletişimin uluslararası bir boyut kazanması ile medyanın bu etkileyici konumu daha da önem kazanmıştır.

Medya, kitle iletişim araçlarının ya da organlarının (radyo, televizyon, internet, yazılı basın-yayın, vb. gibi) tümüne verilen addır. Günümüzde medya, olumlu ya da olumsuz temelde her hangi bir kültürün ulusal ve uluslararası çapta yayılmasında çok etkili bir rol oynamaktadır. Bugün medya ve özellikle de sistemin güdümündeki medya tekelleri, kapitalist kültürün kitlelere taşırılmasında ya da sistemin kültürel hegemonyasının gelişiminde başat bir rol üstlenmiş bulunmaktadır. Sadece kapitalist kültürü kitlelere taşırma boyutu ile de değil, bizzat bu kültürü üretme ve dağıtma boyutuyla da bir rol ve görev üstlenmiş bulunan medya, doğrudan kitlelere hitap eden ve yönlendirebilen konumu ile de kendine özgü bir kültür yapısını meydana getirmiştir. Kapitalist modernitede medya kültürü kavramı bu gerçeklik bağlamında anlam bulmaktadır.

Şüphesiz kitle iletişim araçları yani medya, salt anlamda ve kendi başına bir olumsuzluğu ifade etmez. Medya, içeriğe ve amaca bağlı olarak fevkalade olumlu bir rol de oynayabilir. Ancak kapitalist modernizme hizmet eden kitle iletişim araçlarının yani medyanın olumluluk adına bir rol ifa etmesi mümkün değildir. Tam tersine medya bir ahtapot gibi toplumu sarıp sarmalayan ve günlük olarak da toplumu beyinsizleştiren bir makine işlevini görmektedir. Toplumun beyni olması gereken medya tam aksine, toplumun beynini yıkama görevini yerine getirmektedir. “Medya, modernizmin en etkili beyin ve yürek yıkama aracıdır. İletişim teknolojisinin sunduğu olanaklardan yararlanan ulus-devlet bu aygıtlarla dilediği vatandaşı yetiştirmekte büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Özellikle üç (S)’ler seks, spor, sanatın popülerleştirilerek, özünden boşaltılarak topluma sunulması aptal, banal, afyonlanmış vatandaş oluşumunda medya başat rol oynamaktadır.” Bu anlamda hiçbir siyasi, ekonomik ve askeri güç, sermaye tekellerinin kontrolündeki medya gücü kadar toplumu ve dolayısıyla bireyi doğrudan ve günlük olarak kolay yönetemez ya da yönlendiremez. 

Günümüzde medya organlarının bu kadar yaygınlık kazanması ve adına medya kültürü dediğimiz bir “kültür”ün de yaratılmasının temelinde esasen bu gerçeklik yatmaktadır. Örneğin günümüz insanı, dünyada olup biten hemen her şeyi medya yoluyla edinmektedir. Başta televizyon olmak üzere diğer bütün yayın organları aracılığı ile önceden bir imaj çizilmekte ve çizilen bu imaj doğrultusunda insanların nasıl düşünmesi ve yaşaması gerektiği de bir şekilde bilinçaltına yerleştirilmektedir. 


Televizyonun etkisi

Kitle iletişim araçları üzerinde önemli bir araştırma yapan Huxley’e göre bu dünya hakkında nasıl düşünmemiz gerektiği çıkar sahibi guruplarca yani dünyayı yöneten güçlerce tayin edilmekte ve kitleler bu şekilde yönlendirilmektedir. Dünyaya ilişkin hemen hemen bütün bildiklerimiz ya da bildiğimizi sandığımız şeyler bize günlük gazeteler, haftalık dergiler, radyo ve televizyon vb. gibi kitle iletişim araçları vasıtası ile aktarılmakta ve benimsetilmeye çalışılmaktadır. Çağımız insanının yaşamında önemli bir yer tutan,  televizyonu ele aldığımızda dünyada en fazla izlenen bir araç olduğu gibi, kapitalist yaşam kültürünün en çok da televizyon yoluyla insanlara taşırıldığı bilinmektedir. 

Televizyon, ister haber boyutuyla, ister daha başka kültürel boyutlarla ele alınsın, günlük olarak ve sürekli bir şekilde sistemin ideolojik yönlendirme bombardımanına maruz kaldığımız bir araç konumundadır. Nasıl düşüneceğimiz, nasıl giyineceğimiz, nasıl tüketeceğimiz, nasıl konuşacağımız, ne tür hayal ve düşler kuracağımız, ne tür bir yaşam tarzına ve imajına sahip olacağımız vb. düşünsel ve kültürel dünyamızın dışa vurumu olan hemen her davranışımızın nasıl olması gerektiği bizzat televizyon aracılığı ile bize empoze edilmektedir. Pembe dizilerden erotik filmlere, eğlence ve magazin kültüründen tüketim kültürüne, reklam bombardımanından televole kültürüne kadar popüler kültür insanlara aşılanmakta ya da aşılanmak istenmektedir. Özellikle cinsellik ve şiddet kültürü çok bilinçli ve merkezi bir konu olarak işlenmektedir. 


Medya tekelleri

Tek tipleştirilen bir kültür ile insanlar artık aynı filmleri izliyor, aynı danslarla eğleniyor, aynı müzikleri dinliyor, aynı tutku ve hayaller besliyor ve aynı imajlara özeniyor. Televizyon bu anlamıyla insanların tüketim zincirinin esaretine alınması ve bu amaçla bönleşmesi ve aptallaşması için adeta ne gerekiyorsa onu yapmaktadır. Adeta dokunduğu her şeyi çürütmektedir. Örneğin Cerdan’a göre televizyon, “bireylerin aptallaşmasına, köleleşmesine, seçimlerde şartlaşmasına ve yeryüzünün Amerikanlaşmasına” sebep olmuştur. 

Dünya ölçeğinde etkili olabilen medya şirketlerini kontrol eden ülkelerin, özellikle de Batılı ülkelerin daha çok da medya yoluyla geliştirdiği en önemli bir yöntem de kültür emperyalizmidir. Kültür emperyalizmi, bir ülkenin ya da devletin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini diğer ülkelerin halkına benimsetmesi ya da taşırması olarak tanımlanır. Kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve dünya çapında yaygınlaşması üzerine her ulus-devlet kendi kültürel değerlerini başka ülkelerin halklarına taşırma olanağını bulsa da, gerçekte medya gücünü en fazla kontrol edebilen ülkeler bu yöntemi uygulayabilmişlerdir. Kültür emperyalizmi esasen de diğer emperyalist emellerin gerçekleşmesi için uygun bir zemin hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynar. Tüketim kapitalizminin dünya ölçeğinde yaygınlaşması için bu tür kültürel ihraçların bizzat medya aracılığıyla sağlandığı bilinmektedir. 

Bu nedenle de uluslararası düzeyde etkili olan medya tekelleri, dünyadaki tüm iletişim sistemini kontrollerinde tutmaktadır. Bu konuda önemli bir araştırma yapan Schiller, dünyadaki iletişim sisteminin ve araçlarının ürettiği mesajların gerçek kaynağının ve biçimlendiricisinin Batılı ülkeler olduğunu belirtmektedir. Schiller bunu “kültür emperyalizmi ya da kültürel nüfuz” olarak tanımlamaktadır. Örneğin Batı yaşam tarzının ve kültürel değerlerinin dünyanın geri kalan halklarına taşırılması için çok önemli bir çaba yürütülmüş, yürütülmektedir. En çok da “Batılılaşma” adı altında geliştirilen bu kültürel yayılmacılık, dünyanın geri kalan halklarına karşı bir kültürel ‘üstünlük’ ve ‘gelişmişlik’ nedeni olarak sunulmuş ve bu, kültür emperyalizminin en önemli dayanağını oluşturmuştur. Böylelikle Batı yaşam tarzıyla, daha çok da Amerikan yaşam tarzıyla tek tipleşen bir kültürel hegemonyanın sağlanması amaçlanmaktadır. Tüketim toplumu ve yaşam tarzının küreselleştiği günümüz dünyası, aynı zamanda kültür emperyalizminin de geliştiğinin de çok iyi bir göstergesi olmaktadır.


Tüketim kültürü

Tüketim kültürü, kapitalist uygarlığın bir kaçınılmazıdır. Endüstriyalizmin ve sermaye birikiminin başat bir ekonomi-politika olduğu kapitalist uygarlık döneminde insanların tüketiciliğe özendirilmesi ve hatta bir tüketim makinesine dönüştürülmesi, kapitalist yaşam tarzının ve onun ekonomi-politikasının en birincil amaçlarından biridir. Sistemin çarkının dönebilmesi için insanların daha fazla tüketmesi ve dolayısıyla tüketim kültürü zincirinin birer halkası-nesnesi haline gelmeleri gerekmektedir. İnsanlar tüketim kültürüne alıştırıldıkça, tüketim kültürünün bağımlısı haline gelip tüketimi arttırdıkça, sermaye sisteminin çarkı da o düzeyde dönebilmektedir. Kapitalist sermayenin doğasında da şöyle bir diyalektik kural sürekli işler haldedir: Daha fazla sermaye birikimi+daha fazla satmak= tüketmek! 

Kapitalizm bu kurala göre işleyen bir sistem olduğu için kaçınılmaz olarak bir tüketim toplumunu yaratır. Kapitalist modernitede toplumun tüketim kültürüne göre şekillendirilmesi için birçok yol ve yöntem kullanılır. En başta medya üzerinden yürütülen reklam kampanyaları ile toplum sürekli olarak lükse ve konforlu bir yaşama özendirilir. Gerek medya aracılığıyla ve gerekse de her yere yapıştırılan reklam panolarıyla topyekün bir kampanya halinde tüketim kültürü yüceltilir. Böylece sürekli alıcı konumda olmak ve tüketmek, yaşamın en vazgeçilmezi olarak sunulur. İnsanların güdü, duygu, tutku ve düşünsel dünyası, bu tüketim kampanyasının günlük kışkırtmaları ve uygulamaları ile tahrik edilir. 

Kapitalist ülkelerin bir tüketim toplumunu yaratmak için bunu bir ulusal politika halinde yürüttüklerini inceleyen Alan Durning, “Tüketim Toplumu ve Dünyanın Geleceği” adlı kitabında, özellikle ABD’yi örnek bir ülke olarak işlemekte ve bu modelin giderek dünyada yaygınlaştığını şöyle ifade etmektedir: “…tüketim, neredeyse evrensel çapta iyi olarak görülmektedir; aslında tüketimi artırmak, ulusal ekonomi politikasının birinci hedefidir.

“II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ABD refah döneminde satış analizcisi Victor Lebow şunları söylemiştir: “Aşırı derecede üretken olan ekonomimiz... tüketimi yaşam tarzı haline getirmemizi, malların satın alınmasını ve kullanılmasını bir ayine dönüştürmemizi, tüketimde manevi tatmini, egomuzun tatminini aramamızı istemektedir... Bir şeylerin giderek artan bir hızla tüketilmesine, yakılıp bitirilmesine, yıpratılmasına, yenisiyle değiştirilmesine ve hurdaya çevrilmesine ihtiyacımız var.” Batılı ülkelerin vatandaşlarının çoğu Lebow’un çağrısına kulak vermiştir ve dünyanın geri kalan kısmı da bu çağrıyı izlemekte gayretli görünmektedir.

“Endüstriye dayalı ülkelerde tüketim artık toplumsal değerlere nüfuz etmektedir. Dünyanın en büyük iki ekonomisinde -Japonya ve ABD’de- yapılan kamuoyu yoklamaları insanların başarıyı, tükettikleri miktarla giderek daha fazla ölçtüklerini göstermektedir. Japonlar ‘üç yeni kutsal hazine’den bahsetmektedirler;  televizyon, havalandırma cihazı ve otomobil. Polonyalıların dörtte biri Amerika’nın en zenginlerinin yaşam tarzını anlatan ‘Hanedan’ı en çok beğenilen televizyon programı saymakta ve Afrika’nın ortasındaki köylüler Amerikalı petrol zenginlerinin sergilendiği ‘Dallas’ı izlemektedirler. Tayvan’da bir ilan tahtasında ‘Neden Hala Milyoner Değilsiniz?’ sorusu yer almaktadır. Business Week muhabirlerinden biri şöyle yazmaktadır: ‘Meksika’da... Amerikan Rüyası canlı ve iyidir.’ Gerçekten de ‘tüketici’ ve ‘kişi’ sözcükleri eşanlamlı sözcükler haline gelmiştir.”


Zenginleşme tutkusu!

Maddi uygarlığın en gelişmiş biçimi olan kapitalizmin insanlarda önemle derinleştirdiği şu mit, şüphesiz tüketim kültürünün de en önemli bir toplumsal dayanağıdır. Tarihsel temelleri güçlü olan ve ancak kapitalist uygarlığın daha fazla geliştirip derinleştirdiği, hiçbir zaman ve hiçbir surette doyuma ve tatmine uğramayacak olan bu mit, sermaye birikimi ve zenginleşme tutkusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kapitalist insan tipinin en temel düşsel gerçeği ve amacı; daha fazla zenginleşmek, para, mal ve mülk sahibi olmak, dolayısıyla maddi zenginliğe dayalı konforlu bir yaşam sürdürmektir. Bu maddi mit, insanların tüm güdü, duygu, düşsel ve ruhsal dünyasını süsler, yaşamın her anına damgasını vurur. 

İnsani var oluşun anlamı, sadece ve sadece bu tutkunun peşinde olmaya-koşmaya hasredilir. Buna göre yaşamın bir anlamı olacaksa o da zenginleşmek ve zenginlik içinde tüketebilmektir. Aynı şekilde insani mutluluğun tek kaynağı olarak da maddi zenginlik gösterilir. Gerçekten de kapitalist toplumda bireyler, maddi zenginlik ve varlık içinde yaşadıkça, bolluk içinde daha fazla tükettikçe mutlu olabileceklerini ve bunun mutluluğun tek kaynağı olduğuna inanırlar ya da gerçekliğin bu olduğuna inandırılmışlardır. Aslında bu maddi yaşam dogmasının sadece mitolojik değeri olan bir yaşam sapması olduğu, onun sürekli tatminsizlik ve doyumsuzluk içinde debelenen tüketici bir birey ve toplum üretmesinden anlaşılmaktadır. Örneğin maddi zenginleşme tutkusu, dayanılması güç bir cazibe gibidir. Kişi ne kadarına sahip olursa bir o kadarına da daha fazla sahip olmak ister. Bir arabası varsa ikinci bir arabasının da olmasını ister. Bu her konuda böyledir. Hep daha azına sahip olduğu için kendisini daha az mutlu sayar. Onun için sürekli bir mutsuzluk içinde hep için içini kemirir ve bu yüzden hep biraz daha fazlasına sahip olmak ister. Hiçbir şekilde “mutlu bir son”u olmayan bu tutkunun doyumsuzluğu ve tatminsizliği hep böyle sürüp gider. 

Şimdi kapitalizmde yaratılan tüketici birey ve toplumun temel zihni formatının bu tutkuya göre belirlendiğini iyi biliyoruz. Hemen herkesin zenginleşme tutkusu ile yanıp tutuştuğu kapitalist yaşam zemininde hiç şüphesiz dünya tüketim zincirinin hiyerarşisinde, belirli bir nicelikte ve belirli bir insan kümesi dışında herkesin zengin olması asla mümkün değildir. Günümüz dünya tablosuna bakıldığında zengin ve yoksul ülkeler, bölgeler ve insanlar arasındaki uçurumun her geçen gün daha da derinleştiği çok iyi görülmektedir 


İnsanı tüketen bir yaşam

Doyumsuzluk ve tatminsizlik her açıdan bir tüketim kültürünü yaratır. İnsanlar tükettikçe daha da tüketir. Tüketim kültürünün kalıplarına mahkûm olan insan, artık her şeyi ile tüketici bir varlıktır. Kapitalizm, insan da dahil, her şeyi tüketim kültürünün kurbanı yapar. İnsanın güdüleri, duyguları, tutkuları, cinselliği, açlığı ve kısacası her şeyi, günlük olarak kışkırtılır ve tüketim kültürünün birer nesnesi/aracı haline dönüştürülür. Kapitalist piyasa sisteminin işleyebilmesi için örneğin, her zaman yeni icatlar ve ürünler piyasaya sürülür. Çünkü insanların sürekli alıcı konumda olabilmeleri için tüketime aşırı bağımlı olmaları temel bir koşuldur. Bunun için gerekli olan, insanları marka bağımlısı olmaya ya da gösterişe, süse ve imaja önem veren bir yaşam tarzına yönlendirmektir. Bu nedenle de insanların bilinçaltına “kullan at” ideolojisi kazılmalıdır. Birey ve toplum bu yaşam tarzı ve ideolojiye göre şekillendirilip yönlendirildiğinde her yeni otomobil, bilgisayar, cep telefonu, vb. eşya ya da meta piyasaya sürüldüğünde insanlar hemen bunları almak ister. İnsan toplumu bu şekilde doymak bilmeyen bir tüketim çılgınlığının içine çekilir. Hızlı yaşamak ve hızlı tüketmek, insanlar için artık tek yaşam tutkusu haline gelir. 

Bütün bu vb. yönleriyle kapitalist uygarlığın şekillendirdiği insan tipi, homo-economicos olarak tanımlanan ve aslında her tür tüketime koşullandırılan bir insan tipidir. Tüketime bağımlı hale getirilen bu tip yalnızca maddi değerleri tüketmekle kalmaz, bununla birlikte en temel insani nitelikleri de tüketir. Aslında sistem tamı tamına insanı tüketen bir yaşam mekanizmasını kurar. Bu konuda sistemin en temel yaşam felsefesi olacak tarzda tüm toplum bireylerine sürekli olarak aşıladığı iki temel kavram ekonomizm ve rasyonalizmdir. Bu iki kavram içerdikleri anlam bakımından bireyde tek bir hedefe yönelecek tarzda ortak bir çağrışım yaratır: “Daha fazla sermaye birikimi”. En “akılcı yol” ile mümkün olan en genişlik ve yoğunlukla ve bir an dahi kesintiye uğramayacak tarzda daha fazla sermaye birikimi. 

Şimdi bu, akıl bakımından akıl dışılığın kendisidir. Buna karşın burada rasyonalitenin anlamı ve işlevi, toplumsal ahlakı aşmanın bir tür aklı oluyor. Bu akıl, toplumsal ilişkilerin temeline maddi çıkar ilişkisini koyar. Bunun önünde engel olabilecek tüm toplumsal öğeleri ortadan kaldırır. Daha fazla sermaye birikimini elde etmek için hiçbir kural, hiçbir toplumsal değer ilkesini tanımaz. Her şeyden bir çıkar uman, toplumsal olan her olguyu maddi bir çıkar ilişkisine indirgeyerek tanımlayan bu akıl, insanın varoluş temeli olan toplumsallığı parçalamakla kalmaz, yöneldiği insan ve doğa kaynaklarını da son kertesine değin tüketmeyi esas alır. Mümkün olan en yüksek yoğunlukta bir sermaye birikimi, mümkün olan en yüksek yoğunlukta bir değer tüketimi demektir. Bu nedenledir ki sistem, toplumu tüketim esaslarına göre şekillendirir. Tüketicilik, tüketici insan ve toplum gerçeği bizzat sistemin yarattığı bir olgudur. Kapitalizm kaçınılmaz olarak tüketici bir toplum ve kültür yaratır. Kitle iletişim araçları yoluyla toplum tüketiciliğe özendirilir. Burada olup biten insanın tam bir tüketim nesnesine dönüştürülmesidir. Bir tüketim nesnesine indirgenmiş olan insan için yaşamın artık tekbir anlamı vardır: Tüketmek için yaşamak! Kapitalizm bu anlamda insan toplumunu tek bir yaşam seçeneğiyle karşı karşıya bırakır:   “YA TÜKET, YA DA ÖL!” BİTTİ


ŞİYAR KOÇGİRİ