
Son 7 yılda kadına yönelik şiddetin yüzde 1400 artması ve en ufak bir şeyin kadınların öldürülme gerekçesi haline gelmesini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü Fotoğrafçılık ve Grafik Anabilim Dalı Öğretim Elemanı Tuğba Kanlı Taş değerlendirdi.
Haber dili problemli
Haber dilinde ciddi problemlerin yaşandığını ifade eden Taş, „Erkek sanıkların savunmaları ‘tırnaklardan azade’ büyük puntolarla başlıklara taşınarak, kadınların erkekleri her daim kışkırttıkları ima ediliyor. Kimi bir akrabası tarafından tecavüze uğradığı bahanesiyle, kimi etek boyu kısa olduğu için, kimi arkadaşıyla çiğ köfte yaptığı, kimi boşanmak istediği, kimi tuzluğu uzatmadığı, kimi güzel koktuğu bahanesiyle öldürülmeyi hak etmiş oluyor“ dedi. „Bir kadın cinayeti daha“ cümlesiyle başlayan her haberle, yaşanan dehşetin normalleştirildiğini ifade eden Taş, haberlerin suçun unsurlarıyla „Kurşun yağdırdı“, „Delik deşik etti“ şeklinde donatılarak hikayeleştirildiğini ve bu ifadelerle şiddetin estetize edildiğini söyledi. Haber dilinin gerekçelendirildiğini ve kullanılan dilin erkeklerin beyanları üzerinden olduğunu belirten Taş, „Toplumda devam etmekte olan iktidar ilişkileri, erkeğin kadın üzerindeki hakimiyeti, basının kullandığı dille sürdürülüyor“ dedi. Taş, erkeklerin beyanları üzerinden kadının bedensel bütünlüğünün ve yaşam hakkının elinden alınmasının estetize edildiğini belirtti.
Sinemalar şiddeti doğallaştırıyor
Özellikle son dönemde piyasaya sürülen televizyon dizilerinde birinci sezonda kadınların tecavüze uğradıklarını, ikinci sezonda ise tecavüzcülerine aşık olduklarını dile getiren Taş, bu konuda sinema alanında Nilgün Abisel’in yaptığı bir araştırmayı örnek gösterdi. Abisel’in 106 Yeşilçam filmini incelediğini ifade eden Taş, bunların yüzde 78.6’sının şiddeti yaşamın doğal bir parçası olarak gösterdiğinin tespit edildiğini, bunlardan sadece 7 tanesinde şiddet öğesine rastlanmadığını ve yalnızca dördünde şiddete karşı bir tutum görüldüğünü ifade etti.
Ölü röntgenciliği yapılıyor
Fotoğraflarda da benzer sıkıntıların yaşandığını ifade eden Taş, böylesi örneklerin çok olduğunu, özellikle en son Habertürk gazetesinde yayınlanan fotoğrafın bir anlamda ölü röntgenciliği olduğunu söyledi. Vahşet fotoğraflarında pornografik olan bir yön olduğunu dile getiren Taş, fotoğrafa bakmakla bakmamak arasında yaşanan ikilemin, fotoğrafın pornografik yönünün açığa çıkmasına vesile olduğunu söyledi. Fotoğrafın belli bir sürecin sadece bir anını gösterdiğine dikkat çeken Taş, „Belirli bir anı sürecin içinden çekip alıyorsunuz. Eğer siz sürecin bağlamı ile ilgili- ki bu bilgi cinayetin ayrıntıları değil elbette- yani şartlar cinayetin toplumsal nedenlerine ilişkin bir bilgi vermezseniz sadece o fotoğrafı verirseniz çözüme yönelik herhangi bir arayışa yol açmazsınız. Ona bakan kişide iğrenme, tiksinme ve acıma hissi uyandırırsınız. Kimi hisler her zaman ahlaki bir müdahaleyi, toplumsal bir muhalefeti getirmeyebiliyor“ dedi.
Duyarlılık sosuna batırılan haberler
Taş, son zamanlarda vahşet fotoğrafları ile bir ilgi ve dikkatin uyandırılmaya çalıştırıldığını belirterek, „Rayting ve sansasyon kaygısını tırnak içinde duyarlılık sosun batırıp izleyicinin, okuyucunun önüne sürüyor. Bunun kamu yararına olduğunu söylüyor. Buna nasıl karar veriyor? Aslında bunu yaparak mağduru bir kez daha kurban etmiş oluyorlar, haklarını ihlal etmiş oluyorlar“ dedi. Fotoğraflara bakan kişinin tek bir bakışından bahsedilemeyeceğine dikkat çeken Taş, Ayşe Paşalı’nın fotoğrafını gösterip „Seni buna benzetirim“ diyenlerin olduğunu hatırlattı. Medyanın eril dilinin toplumda egemen olan erkek egemen söylemi yeniden ürettiğini dile getiren Taş, „Kadın cinayetleri, şiddet uygulayan ile şiddete maruz kalan kişiyi ilgilendiren bir şey değil sadece. Bunu toplumsal bir sorun olarak ele alacağız. İşin medya kısmına baktığımız zaman da bu cinayetlerin sebeplerini iyi araştırarak, bununla ilgili toplumsal bilgiyi haberin içine yerleştirerek, erkek egemen dilin ortadan kaldırılması gerekiyor“ dedi.
‘Yüzde bin dört yüz’ fotoğraf sergisi
Tuğba Kanlı Taş, kadın katliamlarına karşı sanatın da bir toplumsal muhalefet aracı olarak müdahale etmesi gerektiğini söyledi. 3-10 Haziran tarihleri arasında Cebeci Kampüsü’nde bu amaçla açtıkları ‘Yüzde bin dört yüz’ isimli fotoğraf sergilerinden de bahseden Taş, „Haberler, yaşananların hakikatini göstermeye yetmiyor. Tersine her ‘yeni’ olayda izleyici gerçeğin dehşetinden daha da uzağa düşüyor. İşte bu sergimizde evi bir dehşet mekanı olarak gösterme isteği bu düşünceden hareket ediyor. Kimileri tarafından ‘mutluluk mekanı’ olarak tanımlanan; huzuru, güvenliği, tehlikeden korunmayı ifade eden ev; kadınlar için esaretin, korkunun, şiddetin, diri diri gömülmenin mekanına dönüşebiliyor. Dinlenmenin, yenilenmenin, sevişmenin mekanı olan yatak; kimi zaman kenarına ilişip korkuların yaşandığı bir yer haline gelebiliyor. Mekanı; fotoğrafları, medyanın haberlerini, sosyal medyada, sosyal paylaşım sitelerinde yapılan yorumları, yatağın üzerinde cam kırıkları vs. bir araya getirip, yaşam hakkı elinden alınan kadınlara adadık“ dedi.
NAGİHAN AKARSEL - DİHA/ANKARA