Bu bölgelerde çeşitli Kızılbaş-Kürt ocaklarına bağlı pirlik kurumu yaygın olduğu gibi, bu kurumu eleştirerek ortaya çıkan ve kendisini dedegan düşünceden üstün gören, “Haqiqatçı Alevilik” olarak adlandırılan bir akım da etkindi. Kökleri Şark Sosyalizmi’ne, Mazdekçi Komünizm’e kadar giden ve bir bakıma Mazdekçiliğin, Hurremiliğin, Babailiğin ve Yaresanlığın devamı olarak görebileceğimiz bu Alevilik akımı; bir yandan geçmiş yüzyılların Nesimi, Şah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Seyid Nizamoğlu, Virani, Harabi, Dertli gibi şairlerine uzanırken; bir yandan da İrfani, Noksani, Sıdkı Baba gibi bölge ozanlarına yaslanıyor; öte yandan da kendi içinden Haydari, Ali Haki/Hicrani, Afe Ana, Meluli, Mücrimi, Meftuni, İbretî ve Hüdai gibi önemli şairler yetiştiriyordu. Bu kuşaktan sonraysa, başta Mahzuni olmak üzere, bu akımdan etkilenmiş, hemen tamamı çalıp-söyleyen çok sayıda aşık yetişmişti.
Özetle söylemek gerekirse, İçtoroslar yöresi Kızılbaş edebiyatının temel kaynaklarından bir bölümünü bilinen klasik Alevi-Bektaşi ozanları oluşturuyorsa; önemli bir bölümünü de kendi içinden çıkardıkları bu şair, aşık ve ozanlar oluşturuyordu.
Protest Alevi deyişlerinde bir söz ustası: İbretî
İlk kez 1950’li yılların ortalarında tanıdığım, asıl adı Hıdır Gürel olan Aşık İbretî, 1920 yılında Kayseri’nin Sarız İlçesi’nin Kırkısrak Köyü’nde doğup, 5 Kasım 1976 tarihinde hayata veda etti.
İbretî, daha üç yaşındayken annesini kaybederek öksüz kalır. Babası yeniden evlenir ve beş kardeşi olur. Daha 17-18 yaşlarındayken, teyzesinin kızı Sultan’la evlendirilir. Gençlik yıllarında geçimini köşkerlik (ayakkabı onarımı) ve ayakkabı yapımcılığıyla çıkarır. Daha sonra askere gider ve askerdeyken babasını kaybeder. Askerlik dönüşü Maraş’ın Afşin İlçesi’ne giderek on sekiz gün gibi kısa bir zaman içinde terzilik öğrenir ve yeniden Sarız’a döner. Bu mesleğini 18 yıl devam ettiren İbretî, çevrede “Terzi Hıdır” adıyla tanınır. Kendisini ikinci görüşüm, 1960’lı yıllara tekabül eden bu aşamadadır.
Saz yapıp satmak, diş çekmek, madencilik ve fotoğrafçılık gibi daha birçok işler yapan İbretî, Sarız’da elektrik bulunmadığı için bir dönem Elbistan’a göçer ve fotoğrafçılığı orada sürdürür. Ancak, 1967 yılında bazı fanatik unsurların bir kültür gecesini bahane ederek Aleviler’e saldırmasından o da nasibini alır; dükkanı tahrip edilir, kendisi de canını zor kurtarır. Yeniden Sarız’a döner, ancak buradaki geçim zorluğu nedeniyle İstanbul’a göçer ve hayatının son dönemini burada geçirir.
İbretî’yle son görüşmemiz burada 1973/74 yıllarında gerçekleşti. Oğlu Hüseyin, 1972 yılında yedek subaylık yaptığım tank birliğinin yanındaki topçu alayında askerliğini yapmaktaydı. Bir gün ziyaretime gelerek, babası İbretî’nin şiirlerinin redaksiyonunda ve yayımlanmasında kendilerine yardımcı olmamı istemiş; ben de önceden tanıdığım Hıdır Amca’nın yani İbretî’nin şiirlerinin kitaplaştırılması konusunda severek yardımcı olacağımı söylemiştim. Ancak, 1974’te TRT’ye geçerek Ankara’ya gitmem üzerine bu öneriyi gerçekleştirememiştik. Zaten İbretî de bundan iki yıl sonra Hakk’a yürümüştü. İbretî’nin elde kalan şiirleri de bundan ancak 20 yıl sonra 1996’da “İlme Değer Verdim” adıyla yayımlanabildi.
Sarız yöresi başta olmak üzere İç Toroslar bölgesi, “oda kültürü”nün yaygın olduğu ve gece muhabbetlerinin bir “irfan okulu”na döndürüldüğü yerlerdi. Nitekim İbretî de bu oda kültürüne önem veren, bir yandan kendisini geliştiren, bir yandan da çevredekilere sazı ve sözüyle katkıda bulunan önemli bir söz ustasıydı. “Ozanım elimde sazım/ Gerçeklere ayak tozum/ Sanma beni kitapsızım/ Canlı kitap özüm benim” dörtlüğü tam da bu ortamı yansıtıyordu.
Sarız’da yaşadığı sıralarda, ilçenin “büyük din adamı” kabul edilen Afşar kökenli meşhur Baki Hocası (Baki Akpınar) ile girdiği dini polemikler, herkesin diline destan olmuştu. İbretî, Sarız’dan ayrılıp İstanbul’a göçünce de 1972’de idam edilen devrimci gençlik liderlerinden Hüseyin İnan’ın, yaz tatillerinde aynı zihniyetten kişilerle polemiklere girdiğine tanık olmuştum.
Halk arasında dilden dile dolaşan bu polemiklerden birkaçını, kitabı yayına hazırlayan büyük oğlu Haydar aktarıyor: “Baki Hoca, babamı oradaki Aleviler’in lideri kabul ederdi. Babamın yanına iki-üç günde bir gelerek, bir sohbet konusu açardı. Her defasında da ‘İbretî, ben seni çok severim. Senin de cennete girmeni istiyorum. Sen camiye gelsen, namaz kılsan, Aleviler de seni örnek alır, onlar da gelir. Dolayısıyla ben büyük sevaba girerim, cennetteki yerimi alırım. Sana vereceğimiz dükkan, tarla gibi mülkler sayesinde maddi zorluklardan kurtulursun’ derdi. Babam da hayali bir cennete inanmadığını, cennetin de cehennemin de bu dünyada olduğuna inandığını söyleyerek bazı şiirlerini okur, sohbet devam ederdi.
“O cennet hep olsun sana
Kederlenme benden yana
Cehennem kâr etmez bana
Cennet benim, ben insanım.”
Bir gün babamın terzilik yaptığı bir sırada, Baki Hoca selam vererek içeriye girdi. ‘Bu terziliği yapıyorsun ama terzilerin pirinin kim olduğunu biliyor musun’ diye sordu.
Babam, ‘Terzilerin piri İdris peygamberdir’ dedi.
Baki Hoca, ‘Sen zaten bilirsin, bunu da bildin’ dedi.
Bu defa babam sordu, ‘Hocam, çoktandır soracaktım, bir türlü soramadım. Acaba bu davulun piri kimdir’ dedi.
Hoca, ‘Davulun piri Şeytan’dır’ dedi.
Babam: ‘Hocam yanılmıyorsunuz, değil mi?’
Hoca, ‘Bunun hakkında âyet var. Allaha inanmış gibi inan ki, davulun piri Şeytan’dır’ dedi.
Babam, başka konuşmalarla Hoca’ya davul konusunu unutturduktan sonra, ‘Hocam, bir insan şeytana uyarsa, ne olur’ şeklinde bir soru yöneltti.
Hoca, ‘Bir insan şeytana uyarsa, Allah yolundan sapar, dinden çıkar ve kafir olur’ dedi.
Babam, ‘Hocam, siz davulun sesiyle sahura kalkıp oruç tutuyorsunuz. O zaman şeytana uymuş olmuyor musunuz’ dedi.
Bu sözü duyan Hoca, kendi fetvasının tuzağına düşmüş olacak ki çok hiddetlendi ve, ‘Ne sen öldün ki ben senden kurtulayım, ne ben öldüm ki sen benden kurtulasın’ diyerek orayı terk etti.” (Bkz. age, s. 13-14)
Burada birkaç anekdot daha aktarılıyor. Ancak burada bulunmayan bir anekdotu da biz aktaralım. Bilindiği gibi, din dilinde yağmur anlamına gelen “rahmet” kutsal bir nesnedir. Hatta, Allah’ın “Rahman” sıfatıyla birlikte anılır. Bir gün İbretî, Baki Hoca’yı yağmurdan kaçarken görür ve seslenir: “Yahu Hocam, Allah’ın rahmetinden hiç kaçılır mı, ayıp değil mi?” der. Baki Hoca, verecek cevap bulamaz. Bir gün de Hoca, İbretî’nin yağmurdan kaçtığını görür ve hemen sorar: “Yahu İbretî, hiç Allah’ın rahmetinden kaçılır mı, ayıp değil mi?” Bizimki cevabı hemen yapıştırır: “Yahu Hoca, ben Allah’ın rahmetini tepelememek için kaçıyorum.”
“Eşim bana hûri, evim de cennet” diyen İbretî’nin softalık, safsata ve gericilikle mücadele bağlamında, “edebi düello” nitelikli çok sayıda şiiri bulunuyor.
Ancak biz şimdilik kitabında yer almayan üç önemli felsefi şiirine yer vermek istiyoruz. Bir şiir defterinin yanlışlıkla yakıldığı söylentisi doğruysa, vereceğimiz bu şiirler daha da önem kazanmaktadır. Bu vesileyle, İbretî’nin de hakikatçı yakın dostlarından akrabam Haydar Bayrak’ı, bu şiirleri ve Meluli Divanı’nda yer alan 35 şiiri koruyup bugünlere ulaştırdığı için şükranla; kardeşim Taki Bayrak’ı da teşekkürle anmalıyım. Bir teşekkür borcumuz da Aşık İhsani’ye var. Çünkü İbretî’ye bir yazısında (Yenigün Gaz. 8.7. 1973) ve bir kitabında (Ozan Dolu Anadolu, May Yay. İst. 1973) ilk yer veren odur.
-I-
Mushaf-ı hüsnünü tefsir edeli
Okudum Bismillah Rahman’a kadar
Şûle-i şemine can atmaktayım
Per û bâlim yansa pervane kadar
Şevkin harâareti yakar bu canım
Kanım döksen, yine sensin sultanım
Kaldır nikâbını dilde destanım
Geçmişim canımdan kurbana kadar
Sütre-i tûbadır kadd-i nihâlin
Dünya harab olsa etmez zevâlin
Tûr-u tecellâsın var mı emsâlin
Yüzüm sürerim tâbâna kadar
Bilmişim Mushaf’ın şerhin taâtın
Kulkefha billâhtır esma-ı zatın
Hamdulillah okudum hatt-ı sıfatın
Terketmem sürseler zindana kadar
Kelâm-ı nâtıkın ezel- ezelden
Onunçün okurum bu aceb dilden
Erlerin, pîrlerin gittiği yoldan
Yere yüz sürerim divana kadar
Sel-sebil ırmağı dehânınızdır
Cemalullah cennet meydanınızdır
İlm-i Xızır herdem lisânınızdır
Kudret kelâmına varana kadar
Tecellânız oldu Musa, Harun’a
Hükmünüz câridir Hind ile Çin’e
Emri sizdedir erkân’la nûn’a
Derc ettim bu ana gelene kadar
İsminiz yazılı levh-i mahfuza
Bu ilmi kavramaz değme hafıza
İbretî gedânın niyazı size
Çiğneyek hâk-i pây olana kadar.
-II-
Gül yüzlü sevdiğim canda cananım
Sözünle yanarım pervane gibi
Dûr oldukça hüsnüm mâh-ı tâbâna
Gezerim serseri divâne gibi
Sensiz benliğim’çün târumarım
Ancak senin varlığınla varım
Aman medet mürvet gül yüzlü yârim
Derûnum hânesi virane gibi
Arş-ı pervaz eder dûd-ı dehânım
Halkı taciz etmektedir nâlânım
Aceb acır mısın Şâh-ı hûbânım
Bağrım kebab oldu âs(i)tane gibi
Şerbet-i vaslındır âb-ı hayvanım
Kaşların olmuştur tîğ-i gerdânım
Müjgânına hedef tutmuşum cânım
Kanım aksa sel-i revâne gibi
Vechin kitabımdır öylece bildim
Çeşmin seyranıyle zulmeti sordum
O inci dişindir ezberim virdim
Ve zeytunî dilin dürdâne gibi
Tûr-u Sina Yemen Cebel-i Musa
Zülfüne bağlandım şol hûri- sima
Hâk-i pâyin olam ey saçı Leyla
Emrine âmâde kurbane gibi
Elveda demenin değil zamanı
Bu kemter efkenden ister seyranı
Cemâlin seyridir dini imanı
Hüsnün Mushaf’dır burhane gibi
İbretî kulundur ey Şâh-ı bekâ
Vuslat-ı lûtfunla teşneyim hergâh
Didarına mâil bülbül-ü şeydâ
Kahrın lutfun bana yeksâne gibi.
-III-
Bahçe-i hüsnünüz ravza- yı rıdvan
İhtiyaç yok hûri, gılmana minnet
Kelâm-ı nutkunuz tefsir-i Kur’an
Andan özge delil, burhan ne hacet
Ahsen-i takvimdir insan-ı kâmil
Dua ve halaka hakkında nâzil
Kudret-i Rabbani sizlerde tekmil
Küntükez esrarı deryâ- yı hikmet
Dehanınız saçar lülü-yü mercan
Leblerinizdürür çeşme-i hayvan
Şerbet-i vaslınız mânâ-yı Lokman
Ondan içen her dem mest-i harâbet
Cemâliniz nûru şems ile kamer
Kaşlarınızdürür şol tîğ-i Haydar
Kirpiklerin katlime çekse de hançer
Aşkınız bâkîdir ale’l- nihayet
Kametiniz şol cennetin tûbası
Kelâmınız kamu dertler devâsı
Yüzünde mestur Elham sûresi
Ümmü’l- Kur’an sebbe’l- mesan tamamet
Vücudunuz sefir Kâbe-i ilya
Beyt-i Halil ise taş ile bina
Kalb-i mümindir tahkik Beytullah
Anın’çin ederim candan iltifat
İşbu beytin olsam ben bir gulamı
Ol dem her işlerin tutar nizamı
Sende mevcuttur feyzin tamamı
Bu kemter ednânız diler şefaat
Koymayın zulmette şems ile mâhım
Lutfunuza muhtaç bir rû- siyahım
İbretî kapınız kuludur Şahım
Aşkınızdan gayrı istemem devlet.
MEHMET BAYRAK: Bilinmeyen şiirleriyle hakikatçı ÂŞIK İBRETÎ