Tarihten bu yana birçok halk aşığının ama; yani kör ve ümmi olması, insanların dikkatini çeken son derece ilginç ve anlamlı bir konudur. Eski kaynaklarda ve Şairnameler’de, birçok ama (âmâ) ve ümmi yani okuma-yazmasız aşığa rastlıyoruz: Kör Ömer, Kör İbrahim, Kör Mustafa, Kör Hamza, Kör Bektaş, Kör Muhammed, Kör Sefer, Kör Aleksan, Kör Ðazar, Kör Harbi, Kör Tüccari, Kör Zarri gibi. Sondaki beş aşık Ermeni kökenlidir. Günümüzde salt İçtoroslar’dan Kör Fatma, Aşık Şah Turna, Kör İbo, Kör Mısto, Garib Kamil, Mihrumah, Kalender Sezer, Ali Sezer, Yusuf Dumlupınar, Hamit Ertaş, Hasan Tatar, Aşık Hüseyin ve Aşık Köşkeri gibi birçok örnek bulunduğu gibi; yine aynı kültür ortamından çıkmış ve Türk halk şiirinin en büyük aşıklarından kabul edilen Aşık Veysel de bu geleneğin bilinen örnekleridir.
Müzik alanında da dünyaca ünlü birçok ama müzisyenin varlığı dikkatimizden kaçmamaktadır. Şu kadarını söyleyelim ki, önerimizle bu konuda bir çalışmaya girişen Doğan Ceren’in aşık, şair, müzisyen ve bilim insanı olarak ulaştığı sayı 140’ı bulmakta ve bu sayı giderek artmaktadır.
Birçok aşığın kör (ama) olmasının; köy yerinde yapacak başka işi olmayan ve algılama duyuları gelişkin olan insanların saza ve söze yönelmesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Ümmi; yani okuma-yazmasız, ancak son derece güzel şiirler söyleyen birçok aşığın varlığı da, araştırmacıların dikkatinden kaçmamaktadır.
Halk aşıklarının; sazlarıyla sanatlarını icra etmeleri, bir bölümünün anadan doğma kör olması, halkın onları yarı-kutsal kişilikler olarak görmesi, çoğunun ümmi olması; yani okur-yazar olmaması, ancak ustalarından sözlü dersler almaları, bir bölümünün kendi kendine okuma- yazma öğrenmesi, ellerinde sazlarıyla daha çok gezgin bir hayat sürmeleri; köyden köye, yayladan yaylaya, obadan obaya dolaşarak yaşamlarını sürdürmeleri, bu coğrafyada yaşayan aşıklık geleneğinin ortak özellikleridir.
Bu noktada, şunu da hemen belirtelim ki; bu şairler, aşıklar, dengbêjler ve stranbêjler genellikle mani, koşma, türkü ve manzum destanlar icra ediyorlardı.

Kürt halk filozofu
Evdalê Zeynikê
Kürt edebiyatında da birçok örneğine rastlanan sözlü halk edebiyatında ama aşık geleneğinin en ünlü örneği, halk arasında “şah-ı dengbêjan yani dengbêjler şahı”; ve kendisinden çokça yararlanan ünlü romancı Yaşar Kemal tarafından “Kürtler’in Homerosu” olarak adlandırılan Evdalê Zeynikê’dir.
Evdalê Zeynikê, Yaşar Kemal’in eserlerinde önemli bir yer tuttuğu gibi, Kürt romancı Mehmed Uzun da onun üstüne bir roman yazar: Rojek ji rojan Evdalê Zeynikê (Evdalê Zeynikê’nin Günlerinden Bir Gün), Stockholm. 1991. Araştırmacı Ahmet Aras ile Ahmet Çamlıbel ise onun üstüne birer araştırma- inceleme yayımlarlar.
Yaşar Kemal’in ‘Yer Demir Gök Bakır’ adlı romanında Evdalê Zeynikê şu kimlikle karşımıza çıkar: “İki gözden de yoksun büyük bir aşık kişi. Dağa taşa, kurda kuşa türkü söyler… Bir akarsu akmaktan hiçbir vakit usanmaz, akması hiçbir zaman durmazsa Abdal’ın sözü kesilmez, türküsü durmaz. Bu Evdalê Zeynikê’nin de hiç görmediği, elini dokundurmadığı bir sevgilisi var…”
Araştırmacı Ahmet Aras yıllarca alan çalışması yaparak, bu ama dengbêjin halk arasında sözlü gelenekte yaşayan destanlarını derlerken, Evdalê Zeynikê’nin tarihi kişiliğini de belirlemiştir. Buna göre, Evdalê Zeynikê 1800’lü yılların başlarında doğar ve 110 yıl gibi uzun bir yaşam sürdürdükten sonra 1913 yılında ölür. Onun tarihi kişiliğiyle ilgili kimi belirlemeleri, Ahmet Aras’tan dinleyelim:
“Evdalê Zeynikê’nin yaşadığı dönemde hakim olan kişi Sürmeli Mehmet Paşa’dır. Mehmet Paşa Doğubeyazıt’taki İshak Paşa’nın torunudur. Ailesi Kars, Iğdır illerinde hüküm sürmüştür. 1865 yılında Osmanlı Devleti Adana’daki Kozanoğlu İsyanı’nı bastırmak üzere asker gönderirken, Sürmeli Mehmet Paşa’dan yardım istemiş. Mehmet Paşa 400 kişilik süvariyle Kozan üzerine gitmiş ve Evdalê Zeynikê’yi de beraberinde götürmüş. Savaş süresinde birçok Türkmen yerinden edilmiş. Savaş sonrasında ise kolera hastalığı çıkmış, birçok insan hastalıktan ölmüş.
Bu arada, ünlü Türkmen ozanı Dadaloğlu ve Kürt ozanı Evdalê Zeynikê bu trajik olayı paralellikle dile getirmişlerdir. Dadaloğlu ‘Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir’ derken; Evdalê Zeynikê ‘Wey Xozanê’ deyip duygularını dile getirmiştir. Bu savaş sonrasında Evdalê Zeynikê sağ kurtuluyor ama Sürmeli Mehmet Paşa orada ölür ve Evdalê Zeynikê’nin yaşamı bu ölümle bir trajediye bürünür. Çok yoksul düşen Evdalê Zeynikê kör oluyor.” (Ahmet Aras: Efsanevi Kürt Şairi Evdalê Zeynikê, Evrensel Basım Yay., İst. 2004, Kürtçe bas. Deng yay. 1996)
Bu noktada belirtelim ki, yakın döneme kadar bir “Türkmen Beyi” olarak sunulan Kozanoğulları’nın da Türkmen değil, Kürt oldukları ünlü Kürdolog Prof. Dr. Celile Celil tarafından belgelerle ortaya konmuş bulunuyor. (Bkz. Kozan Kürtlerinin Tarihi, Kürt Halk Tarihinden 13 İlginç Yaprak içinde, Evrensel Yay. 2007, s.72- 80).
Araştırmacı Müslüm Yücel, Düşünce Dünyamızı Aydınlatan Körler konulu bir yazısında; “Bizim kör şairlerimizin yazdığı şiirler bir çağlayan gibi Ortadoğu atlasına nasıl dökülüyorlardı? O elle dokunmayan, ayakla yürümeyen, kulakla işitmeyen, gözle görmeyen şairleri şimdi kim biliyor?” diye soruyor haklı olarak. (Öz-Po, 15.11.1997)
Araştırmacı Rohat Alakom ise, “Kör ozanların ülkesine açılan bir roman” olarak nitelendirdiği, Mehmed Uzun’un Evdalê Zeynikê üstüne romanını değerlendirirken, şunları söylemektedir:
“Beş duyu organından birisini erken yaşta yitiren Evdalê Zeynikê her ne kadar göremiyorsa da o dünyanın inceliklerini, tılsımını, girdisini çıktısını bilen, iç dünyası zengin ve temiz birisidir. Kürt sözlü halk edebiyatının en güzel parçalarından birisi olan Evdalê Zeynikê Destanı yanında, onun büyük Kürt ozanlarından, aşıklarından birisi olduğunu söylemek gerekir.” (Rohat: Evdalê Zeynikê’nin Günlerinden Bir Gün, Bergeh, Sayı:8/1991)
M. Zahir Kayan gibi kimi araştırmacılar tarafından bir “Halk Filozofu” olarak da nitelendirilen, yaşamı efsanelerle karışmış Evdalê Zeynikê, üstüne yazılan roman ve araştırmaların yanında, günümüzde ressamların tuvallerinde hayat bulduğuna ve


günümüz dengbêjlerine kaynaklık ettiğine göre, artık ölümsüzleşmiş demektir…(M. Zahir Kayan:  Evdalê Zeynikê Bir Halk Filozofu Mu?; Öz- Po, 26.7.1997).

Kemençebêj
ve Erbanevanlar…
Yukarıda da vurguladığımız gibi, “can veya gönül gözleriyle söyleşen” halk sanatçıları, kuşkusuz yalnızca bu dengbêjlerden, aşıklardan ve ozanlardan ibaret değildir. Bunlar, eserlerini çıplak sesle veya tembur gibi enstrümanlarla icra ettikleri gibi; kemençe veya erbane türü çalgılarla da icra etmektedirler ki bunlara “kemençebêj/ kemençevan” veya “erbanebêj/ erbanevan” denmektedir.
Bunların en tanınmışlarından biri, Mem û Zîn filmine erbanesiyle büyük renk katan Hacı Şeyhmus’tur. Hacı Şeyhmus, halk arasında ününün yayılmasına yolaçan bu olayı ve başına gelenleri şöyle anlatıyor:
“Apê Musa, Mem û Zîn filminin çekimleri için buraya gelmişti. Filmin oyuncularıyla birlikte ziyarete geldiler. Apê Musa bana ‘Senin bu filmde küçük bir rol almanı istiyoruz’ dedi. Ben de Ehmede Xanî’nin Mem û Zîn eserinin Kürt kültüründe önemli yeri olduğunu ve seve seve katkıda bulunacağımı belirttim ve film çekildi.
Mem û Zîn filmi gösterildikten sonra karakoldan gelip beni götürdüler ‘Niye o filmde çıktın’ diye beni rahatsız ettiler. Karakol komutanı tarafından azarlandım, bana küfürler ettiler. Daha sonra serbest bıraktılar.” (Zeynel Bağır: Hacı Şeyhmus’la Konuşma/ Cegerxwin’den Çok Etkilendim; Öz-Po, 20.2.1998).

Hacı Şeyhmus, bu söyleşide bir de kilam söylüyor:
Li ser xelkê evînê û xweş bûharê
Li ser Kurd’a çi dahweye çi dozê
Li ser xelkê tev ba û baweşîne
Li ser Kurd’a gim gim û berf û bahoz e

Türkçesiyle; (Başkalarının üstünde aşk ve bahar var/ Kürtler’in üstünde ne dava var/ Başkalarının üstünde hep serin rüzgarlar/ Kürtler’in üstünde hep bomba sesleriyle kar ve fırtına var).

Hewlêrli ama Kürt şairi Garibî
Bu bölümdeyse, bir başka ama şaire değinmek istiyorum. Osmanlı ansiklopedik eserlerinde H. 1210/ Miladi 1794 yılında öldüğü bildirilen bu şair, Hewlêrli (Erbilli) olup, asıl adı Yusuf Garibi Efendi’dir. Ama olduğunu bir gazelinde şöyle açıklar:

Bu Yusufî hüsnün gamı gam-ı hicrinde Garibî
Yakub gibi mahrum-u sevda-yı basar oldum
Yaşamı hakkında fazla bilgi sahibi olmadığımız Garibî’nin 130 sayfalık divanı, Osmanlı’nın Bağdat Valisi Müşir Gözlüklü Reşid Paşazade Rüştü Bey tarafından basılmıştır. Garibî de, geçmişteki birçok Kürt şairi gibi, şiirlerini dönemin moda dili olan Osmanlıca ile yazmıştır.
Divanın başında “Haza Kitab-ı Garibî ama Yusuf Efendiyü’l- Erbilî” yazılı olduğunu, edebiyat tarihçisi İbnülemin M. K. İnal bildirmektedir. (Bkz. Son Asır Türk Şairleri, 3. bas. Dergah Yay. İst. 1988)
Gazellerinden aşağıdaki iki örnek bile, bir ama şairin ulaştığı düzeyi göstermeye yetmektedir.


Gazel
Sevda-yı zülf-i yarı
giriftar olan bilir
Zincir-i aşk-ı Kays’ı
dil-efkar olan bilir

Benden sorun havasını
ol mah- tal’atın
Kadr-i cemali talib-i
didar olan bilir

Almaz nesimi feyz-i
seher çeşm-i habdar
Ol devlet-i saadeti
bidar olan bilir

Tir-i nigah-ı mestini
ol şuh-i afetin
Amacgah-ı gamze-i
hunhar olan bilir

Ey dil cefa-yı keşmekeş-i
dam-ı hüsnünü
Gerden be-tavk-ı zülf-i
sitemkar olan bilir

Ol sade levh-i bülheves
anlar mı kıymetin
Kalayı süslü yar-ı
haridar olan bilir

Şimdi Garibî aşk
katı müşkil olduğun
Ol afet-i zamane
giriftar olan bilir


Gazel
Sahn-ı çemeni
geşt û güzar eyledi bülbül
Gül bisterine geçdi
karar eyledi bülbül

Berk-i çemen olmuşdu
hazan- dide yeniden
Hunab-ı sirişk ile
bahar eyledi bülbül

Efganı ile yakdı
kodu bağ û baharı
Adın bir iken
şimdi hezar eyledi bülbül

Yüz sürmek için damenine
gonca-i pakin
Şah-ı güle kendin
yine bar eyledi bülbül

Bir kuşca olan canını
şevk ile Ðaribî
Meydan-ı muhabette
nisar eyledi bülbül.