İklim iyice sertleşmişti. Öfkesi dinen Murat nehri, eskisi gibi balık vermiyordu, büyülü gücünü yitirmiş olsa da, yine kayaları aşıyor, kıyılarını döve döve akıyordu. Serhat’ta hazan hükmünü sürdürüyordu. Mevsim sonbahardı. Kıyafet değiştiren ağaçların yapraklarını savuran rüzgarın bir inilti gibi çıkan sesinin dışında ortalıkta çıt yoktu. Yapraklar döne savrula, hayaleti andıran köyün meydanında toplanıyor, oradan da rüzgarın rastgele sürüklenmesiyle sokaklara dağılıyordu. Köye hakim olan bu ürpertici sessizliği camiden yapılan bir anons bozdu: „Mamoste hatiye! Yên ku dixwazin zarokên xwe qeyd bikin, bila sibehê werin mektebê!“ (Öğretmen gelmiştir! Çocuğunu kayıt etmek isteyenler yarın okula gelsinler!)
Ertesi gün kayıtlar başladı. Minik minik çocuklar yabancısı oldukları korkulu bir törenle, babalarının ellerini tutarak kayıtlarını yaptırmaya başladılar. Xezal, kaydını yaptırmaya babasıyla gelmişti. Gizlemeye çalışsa da babasının öfkesi hissediliyordu. Ne gereği vardı bir kızı okutmanın? Hem de bir üç beş yıl sonra elin ocağına kapağı atacakken! Bunca masrafa değer miydi? Kayıt sırası ona geldiğinde masaya doğru yaklaştı, heyecanı daha da artmıştı. „Başındakini çıkar!“ dedi öğretmen. Sonra çok önemli bir şeyi birkaç saniyeliğine de olsa unutmuş olmanın öfkesini sezdirerek; „Burası okul! Bir devlet dairesi!“ dedi. Babası da öteki veliler de duysundu!
Xezal şaşkınlık içindeydi. Söylenenleri anlamaya çalışsa da, bir anda babasının eşarbı başından almasıyla dağılan saçlarını düzeltmeye çalıştı. Babasının öfkeli yüzüne şaşkınlıkla baktı. Öğretmen; „Yaşın kaç? Neden okula geç başladın? Adın ne?...“ diyerek cevap bekledi ondan. Babası cevap vermedi, kızına baktı. Xezal, utanarak parmaklarını birbirine geçirdi; ondan önce okula başlamış olan kardeşinden yalvar yakar öğrendiği birkaç sözcük biliyordu: „Anne dê ye, ekmek nan e, baba bav e, su av e, ad nav e...“ dedi bir solukta. Öğretmene cevap verebilmenin gururuyla babasına baktı. Öğretmen, kaydını yapıp yapmamakta tereddüt etti bir an. Sonra; „On beş gün sonra gerekli malzemeleriyle gelsin“ dedi.
İşte, yepyeni bir hayatın kapıları aralanmıştı nihayet! Baba ise, o güne kadar içinde biriktire biriktire bağlı olduğu asırlık kurallarının bir anda yıkılmasının sessizliği içinde, ortalıkta koşturan bacak kadar çocuklara yenilgiyle baktı.
Eve vardıklarında her zamanki gibi olur olmaz öfkesiyle babası; „Bu kızı ne diye okutacağız? Kendimizi rezil ediyoruz! Yaşıtları çeyizle uğraşıp evlenmek için hazırlanıyorlar, bizim halimize bak!“ dedi. Xezal’ın annesi cevap vermeye yeltendi, taşı gediğine oturtacaktı ki, beşiği sallayan Xecê’ye baktı, bildiği en iyi şeyi yaptı, sustu. Söyleyecek bir söz anne ve kızı için iyi bir kötek demekti. Tecrübe her zaman olduğu gibi içine atmayı emrediyordu.
Xezal okula başlamanın heyecanını yaşıyordu her gün. O beşinci gün gelip okula gitme vakti çattığında, üçüncü sınıfa gidecek olan kardeşinin önlük, defter, kalem ve silgisi Xezal’a uyduruldu. Kardeşi erkekti, kıdemliydi. Ne de olsa erkek çocuğun hayatı bir kız çocuğunun birkaç kat değerinde olduğundan haberdardı Xezal. Etrafına dantel örülen bir yakalıkla giysileri de tamamlanınca, artık yola koyulma vaktinin geleceği o anı beklemeye koyuldu.
Gece yatmadan önce ellerine kına yaktı. Erivan’ın Sesi’ni dinledikleri kırmızı radyonun eski pillerini patlatarak çıkardığı kuru kömürü ıslattı, yıpranmış kara lastiklerine sürdü. Lekeler gitti, parladı „ayakkabılar“ gaz lambasının ışığında ışıl ışıl. Her şey tamamdı. Gönül rahatlığıyla yatağa sızdı kardeşlerinin arasında. Uykuya dalmıştı ki sırayla ezan okundu ve az sonra horoz uzun uzun öttü.
Xezal yatağından fırlayıp ellerini yıkadı. Karanlık odanın içinde gaz lambasının ışığını yükselterek kınalı avuçlarına baktı. Aynanın karşısına geçti, asil bir prenses gibiydi! Kopacakmış gibi incecik beline baktı bir süre, üstünü başını düzeltti; sonra çilli-beyaz tenini örten etrafa ateş gibi ışık saçan kızıl saçlarını taradı. Masmavi gözlerinin ışıl ışıl yandığı yüzü parlıyordu.
Sabah kardeşiyle evden çıktı. Aşağıya doğru köye baktı, duman kapmıştı. Yol boyu çamura bata çıka okula vardılar. Yirmi kişilik sınıfta elli kişi sıkıştırılmıştı. Bir öğretmen, tek odaya beş sınıfı sıralara göre konumlandırmıştı. Okulun kalabalık olması bir yana, çocukların kendi ana dilleriyle konuşması öğretmenin öfkelenmesine yetmişti. „Burası okul! Türkçe dışında konuşmak yasak! Konuşan cezasız kalmayacak!“ dedi.
Okula yeni gelen çocuklar, öğretmenin öfkesine anlam veremediler; eski ve tecrübeli olanlar tercümanlık yapıp onlara ilk dersi vermeye çalıştı. Okulda „görevli“ çocuklar vardı üstelik; Türkçe konuşmayanları öğretmene bildiriyorlardı.
Marşı, Andımız, Alfabe ve okuma yazma fişlerinden sorumluydu bazıları. Xezal bilmiyordu henüz, fakat daha ilk günden kulağının hafiften çekilmesine sebep de bu çocuklardan biriyle Kürtçe konuşmasıydı. Kulağının neden ‘hafifçe’ çekildiğini de iyi bellemeliydi. Zeki bir kızdı ve ileride büyük hizmetleri olabilirdi. Tek eksikliği, bazen okulda ve dışında Türkçe konuşmamasıydı. Öğretmenin durumu babasına iletmesiyle birlikte dayağın, terbiye edici en iyi gıda olduğunu anlamaya başladı. Ama içinde, o küçücük yüreğinde, tüm yontulmalara karşı direnen bir kuvvet de vardı ki, işte ona kendisi bile söz geçiremiyordu. Onu nereye sürüklerse peşinden gitmekte tereddüt etmediği bir şeydi bu. Dıştan gelen müdahalelere karşı içinde bir direnç ya da o güne kadar kendisinin de fark etmediği gizli kanatları mı vardı, onu uçurumların kenarına çeken?
Bir akşam yine dayaktan sonra gaz lambasının ışığında ders çalışırken, okulda yaşadıklarına anlam vermeye çalıştı. Neden olduğu gibi kabul görmüyordu? O güne kadar annesiyle konuştuğu dilin bir suç olarak görülmesine aklı ermiyordu. Bir kuzunun melemesinden doğal ne olabilirdi ki? Kar eriyince dereler coşar; su, çeşmeden şırıl şırıl akardı. Gürültü başka bir şeydi!
Kış elini bahara vermişti. Yılın ilk yarısı çelişkilerle dolu geçse de Xezal bazı kuralları öğrenmiş, ama evde uygulamıyordu. Günün yarısının okulda geçmesinin yüreğine ağır gelen yönleri olsa da, orada kurulan arkadaşlıklar, gizli gizli Kürtçe konuşmalar, oyunlar ve evin ağır işlerinden uzaklaşmış olmasının getirdiği rahatlık her şeye rağmen sıkıntılarını unutturuyordu. Evdeki hayatın dayanılmaz güçlükleri vardı. Dışarıdaki gülün dikenlerine katlanmak ise kadar güç değildi.
Öğretmenleri bir gün okulda derse başlamadan önce, elinde cetvelle yürümeye başladı. Sessiz havasını bozan ayakkabıların gıcırtısı durunca çocuklar kendine geldi. Öğretmenin komutuyla çatlamış onlarca minicik el avuç aşağı yan yana mendil üzerine konmuştu.
Cetvel acısı dinmeden öğretmen; „Türkçe haricinde konuşan oldu mu? Konuşan varsa parmak kaldırsın“ dedi. Sınıf sessizliğe gömüldü. Cevap veren olmadı. Acaba soru yanlış mı sorulmuştu? „Okul ve okul dışında...“ diye ayırarak mı sorsaydı? Kaç çocuk el kaldırırdı buna? En iyisi şu ‘görevlilere’ sormaktı. „Konuşanları görenler parmak kaldırsın“ der demez parmaklar havaya kalktı. „Örtmenim, şu konışti! Örtmenim, bu konışti!“ diyen diyene...
Her zamanki gibi adı söylenmeyen bazı uysal çocuklarla birlikte bu sefer Xezal’ın da adı söylenmemişti. „İsmi söylenen tahtaya çıksın“ dedi öğretmen. Okul bahçesinde söğüt ağacından çubuk koparıp getirmesini söyledi bir ‘görevliye’. Körpe çubuğu önce kendi avucuna yumuşakça vurdu öğretmen, sonra korkudan terlemiş çocukların minicik avuçlarına indirdi. Atılan çığlıklar buz kesti sınıfta. çubuk her indiğinde gözleri sımsıkı yumuluyordu Xezal’ın. Bir an gözlerini açtığında kardeşinin hafif şaşı gözleriyle birlikte işaret parmağının da kendisine doğru yönelmiş olduğunu gördü. Hiç tereddüt etmedi. Kalktı, tahtaya doğru yürüdü, öğretmenin önünde durdu, avuçlarını açtı. Öğretmen her ne kadar bu tavra şaşırdıysa da, dayaktan vazgeçmedi. „Önlüğünü çek geriye doğru“ diyen öğretmen, cümleyi tamamlamadan indirdi çubuğu. İndirmesiyle Xezal’ın parmak ucundan kol bileğine kadar ip kalınlığında bir çizgi morardı. Feveranı yürekleri dağladı. Sıralarında oturan ‘allame’ takımında da tedirginlik yarattı. Xezal’ın her bir avucuna üçer kere indi çubuk. Son defa çubuğu kaldırıp vurur gibi yapınca öğretmen, elini çekti Xezal. çubuk kafasına indi. Off, ne acıydı!
Xezal yerine geçti. Yanaklarından süzülen gözyaşları kalbinden geliyordu. Kalpteki ağrı bir daha gelmemek üzere usunu başından almıştı. Herkesin gözleri Xezal’da idi. O ise morarmış ellerine bakıyordu. Başını hafif kaldırıp kardeşine baktı. Utancından mıdır, duyduğu acıdan mıdır bilinmez; Xezal’dan kaçırdı gözlerini.
Aradan günler geçti ama Xezal o günü unutamadı. Dayak mesele değildi çok; şu işaret parmağıyla birlikte dik bakan hain gözlerin bir kardeşe ait olması burkuyordu içini. Birden kanat çırpıyordu içinde bir şeyler. Ayaklarına bakarak emin oluyordu kendinden. Ne tuhaf bir histi bu; içindeki o saklı ışığa bir çırpmaya başlıyordu ruhu. Neden hep yere bakıyordu bu anlarda? Ayaklarının yerden kesilmediğini görünce neden sessizleşiyordu?
Evde, okulda, bahçede ve çeşme başında bu hisler peşini bırakmadı. Günden güne büyüdüler ve küçücük yüreğini tümden kuşatmaya başladılar. Kendisi de bunun farkında değildi, fakat o kara perdeye ruhu bir türlü alışamıyordu. Bir gün, aynı olayların tekrarlanarak artık bıktırıcı bir aşamaya dayandığı bir anda okulunu sessizce terk edip eve döndü. Yol boyunca annesine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka bir şey düşünmedi. Annesi evde yoktu. Döndü, kulun yolunu tutacak oldu ki, duraksadı; okula dönmenin mümkün olmadığını düşündü. Birden yüzünü Murat suyuna taraf döndü. Hızlı adımlarla yürüdü.
Güzel havanın habercisi kırlangıçların çığlık çığlığa ötüşleri dalgınlığına mani olamıyordu. Murat suyunun kenarında metrelerce yüksekliğinde kayalık bir yer vardı. Şimdi, bu sessiz günbatımında tek başına oraya doğru gidiyordu. Nehrin toprakta bile duyumsanan o dingin uğultusu, onu kendine çekmeye yetiyordu; uçmakta sarhoş olan nice sığırcıklara takılsa da bakışları. Hiç durmadan yürüyüp kayalığın ucuna geldi, oturup ayaklarını aşağıya saldı. Suyun ürperten dingin yüzeyinde dönen hafif çalkantıları tam da ruhuna karşılık veriyordu.
Güneş, iyice dağların arkasına çekilip tepelerin koyu gölgelerini suya düşürdüğünde, kurduğu düşlerin bir yerinde durmuştu artık. Xezal ayağa kalktı. Bir an elleriyle yüzünü kapattı, sonra ellerini bir cesaretle indirdi. Bütün sesler kesilmişti. Ne kırlangıçlar, ne nehir ne de başını son bir kere dizlerine koyup ağlayamadığı annesinin sesini duyabildi. Sadece içindeki o kanat sesine kulak verdi. Kollarına bırakmak kendini dalgaların... Ve ayağını kaldırıp adımını boşluğa attı...
Bolu F Tipi Cezaevi