Öğlenden sonraydı. Yverdon’un parkeli sokaklarını arşınlarken, şatonun bulunduğu alana geldim. Yverdon restorant dolu. Teraslarında oturmuş, kahvelerini yudumluyordu insanlar. Balkonu çiçek kaplı bir restorant seçtim. Kahvemi söyleyip, şatoya diktim gözlerimi. İlginç, duvarın dibinde bir papatya ışıldıyordu. Gözlerimi alamadım ondan. Adeta büyülüyordu beni. Baktım da baktım... Ondan yayılan ışık, dalga dalga geldi yüreğime yerleşti. Bir mutluluk şelalesiydi papatya, çağlıyor, akıyor, sevince boğuyordu beni. Delici, yüreğime işleyen bir bakışı vardı. Renk renkti gözleri... Biri sarı, biri ak, biri mavi, biri yeşil. Biri kehribar, biri kızıl... Tıpkı Van kedisi... Ama biri vardı ki, çıkaramadım. Altın mı desem, bakır mı desem, bal sarısı, turuncu mu desem. Ela ela, ışıl ışıldı. Sonra kumrallaştı, söndü, hüzne büründü.
İnanılmaz bir patlama sesi... İrkildim, ne yapacağımı bilemedim. Peşi sıra iniltiler. Bir ihtiyar gördüm, pamuk saçlı bir ihtiyar. Yaralanmış, yardım diliyordu benden. Yıkıntıların arasına sıkışmıştı, son nefesini verir gibiydi. Sakalından kan damlıyordu. Ellerimle çıkardım onu. İlk işi gülümsemek oldu.
Şehir, can havliyle sokağa fırlayanlarla dolmuştu. Sıcaktı. Kimsenin sıcağa aldırdığı yoktu. Korku ayyuka çıkmıştı. Yardım diliyordu bir ihtiyar. İki gözü iki çeşme. “İki çocuğum” diyordu, “Şuradalardı, uçup gittiler sanki. Torunlarım da nerede?”
Bir ağızdan bağırıyordu insanlar. Çatırtılar, bağırmalar, inlemeler... Sağa, sola koşuşturmalar… Bir başkası, çocuklarına sarılmış, bırakmıyordu. Pamuk saçları rüzgara karışmış uçuyordu. Uzun uzun baktım. Uçan, sarsak bedeni miydi, yüreği miydi bilemedim. Sonra yorulduğumu farkettim. Bir gülüş kendime getirdi beni. Baktım pamuk saçlıydı. Ondan devşirdiğim enerjiyle, bir enkaza saldırdım. Aşağıda bir inleme. Yollar çatlamış, sokakları birbirine bağlayan tüneller çökmüştü. Şehir yoktu, dağ gibi moloz yığınları vardı artık. Genişlettiğim bir delikten, sarı saçlı, mavi gözlü bir çocuğa ulaştım. Sakalı titredi, gözleri ışıdı pamuk saçlının. Genişleyip, şehre yayıldı gülümsemesi. Dalga dalga, umut umut... Dört elle yaşama sarıldı insanlar. Bezgin, kızgın Yverdon’dan, yepyeni bir şehir doğdu. Kaşla göz arası, dayanışma bencilliğe, sevinç, hüzne bıraktı yerini.
Birden şatonun tepesinde buldum kendimi. Aşağı göle takıldı gözüm. İsyan ediyordu adeta. “Ah mavişim, asıl şimdi sevgilisiz kaldın. Dayanamayacağın tek şey bu olsa gerek” dedim. Aşağı indim. Yıkıntıları eşerken bir çocuk gördüm. Deprem depremdi yüreği. Ağlaması çıldırtıyordu beni. Başını okşuyor, konuşmalarını çözemiyordum. Pamuk saçlı da ağladı. Dayanamayıp, sarıldım ona.
Kendime geldiğimde parmaklarımın arasında bir papatya tutuyordum. Küt küt ediyordu yüreğim. Az önce, onca acıya, onca yıkıntıya tanıklık eden ben değilmişim gibi şaşkındım.
Papatyayı saran ışık halesi güçlendi, daha bir sardı beni. İbadet edercesine kenetlendim ona. Sarhoş gibiydim. İçimde dayanılmaz bir hafiflik. Kanatlanıp gökyüzüne uçtum. Tepeden baktım bulutlara. İliklerime kadar varlığımı hissettim. Sevinç, ışık, umut sardı içimi. Yverdon yeşillenip çiçeğe durdu. Papatyaya kesti sokaklar.
Dilim, damağım kurudu. Dudağım çöl... Masamda bir bardak su. İçtim, ama kanmadım. Aşağıda, şatonun yanında bir çeşme. İçtim de içtim. İçimin gülleri yeşerdi. Off be kendime geldim. Yverdon miski amber. En ücra bahçelerini girdim. Cennet û ala. Her güzellikten sonra bir diğerini keşfettim. Çiçek üstüne çiçek kokladım. Yverdon kocaman bir evren...
Küçük küçük tepeler. Süslü nohut taneleri gibi. Birinin tepesinde aldım soluğu. Zevkin zirvesindeyim. Kalbim dinamit kuyusu. Bir sevinç narası attım. Aşağı göle indim. Suya değdi ayaklarım. Su çarptım yüzüme. Avuç avuç... Yapışık gibi duran iki kuşa su fırlattım... Kaçmadılar, omuzuma çıktılar. Dili çözüldü birinin. “Seni seviyorum” dedi. Sevinçten nefesiz kaldım. Hüzünden, sevinci çıkardım. “Mümkünmüş demek ki...”
Pamuk saçlıyı gördüm. “Hayatın birçok hali var” dedi. Anında bir gülücük patlattı. Yanında iki oğlanla kara cübbeli bir papaz geçti. Onları iki şövalye izledi. Şatonun zindanından canhıraş bir çığlık yükseldi. Bir at kişnedi uzun uzun. Kulağımda nal ve tekerlek sesleri… Paytonun birinden zarif bir kadın indi. Eldiveni düştü. Yanında kaslı bir erkek bitti. Eldivenini verirken bir öpücük kondurdu eline. Önümde pamuk saçlı. “Dünyanın binbir hali var” deyip geçti.
Birden kendime geldim. Şehir sapa sağlamdı. Herhangi bir olağan üstülük yoktu. Elimde kurumuş, öylece duruyordu papatya. Abuk sabuk konuşan, sarhoş bir İsviçreli birasını içiyordu. Kahvem soğumuştu. Servisçi kız, boşları alırken bir kaşık düşürdü. Şato az ötemde batık bir gemi gibi yükseliyordu. Ve ben kahvemi yudumlarken, bir gün sonraki işimi düşünüyordum. Üstüme üstüme gelen Sırplı şefimi...
MEHMET SÖÐÜT: Mucizevi papatya