Son geceye kadar birbirlerine hiç dokunmamışlardı. Ama bugün kendiliğinden sarılmışlardı birbirlerine. Sıkıca. Birbirlerinin kemiklerini kırarcasına... Kendiliğinden olmuştu her şey. Sonra karşılıklı oturdular. Şilan, Baran’ın gözlerinin derinliğine yerleşmek istiyordu. Bir daha hiç çıkmamacasına… Gözlerinin içinde her an, her dakika onunla birlikte olabilmek… Neler vermezdi ki bunun için.
Sabah olur olmaz artık hiç görüşmeyeceklerdi. Dehşet bir duygu gelip Şilan’ın yüreğine oturdu. Karmakarışık oldu duyguları. Aşılması zor bir kayanın önüne gelip dayanmış bir sonbahar yaprağı gibiydi. Fırtına estikçe kayaya çarpıp paramparça oluyordu. Kapkara bir hüzün yakasına yapışmıştı. Baran’ın gideceği yerde ölümün an meselesi olduğunu biliyordu.
Beraber yaşadıkları günleri hatırladı. Utangaçça birbirlerini süzüşleri aklına geldi. Boğazına yumruk büyüklüğünde bir şeyler gelip yerleşti. Ağlamaklı oldu. Baran’ın yeşil gözlerine baktı. Som yeşil gözlerinde inancın ve kararlılığın izleri vardı. Bu gece sabaha kadar birbirlerini izlemek istiyorlardı. Baran sabah erken çıkıp gidecekti. Bunu biliyordu. Bir şeyler yapmak istedi. Engel olmak istiyordu ona. Vazgeçti. Kıyamadı. O yüce fikirlerine ihanet etmek istemedi. Kumral saçları beline kadar inmişti. Ela gözleri bulutluydu. Dokunsan gözlerindeki tüm yaşları boşaltıverecekti.
Hiç konuşmadan ayağa kalktılar. Baran’ın bekâr yatağına uzandılar. Birbirinin yüzlerine seyre daldılar. Bir ışık demeti yükseldi Şilan’ın yüzünde. Parıldadı. Ruhu esridi. Aktı Baran’ın benliğine karıştı. Benlikleri tek bir vücuttu şimdi. Baran, Şilan’ın ipeksi, bembeyaz yüzünü okşadı. Şilan’ın gözleri şehvetten parlıyordu. Karşılıklı nefeslerinin ritmi yükseldi. Kalpleri deli gibi çarpmaya başladı. Birbirlerinin içine girerlerse tüm büyülerinin bozulacağını düşündü. Arzularına yenik düşmek istemiyordu. Ama duyguları ve bedeni şaha kalkmış kendisine isyan ediyordu.
Şilan’ın ruhuna sinen karanlık duman gittikçe koyulaştı. Ayrılığın zor olacağını düşündü. Baran hala Şilan’ın ela gözlerine bakıyordu. Dalmıştı. Yüzüne acı bir tebessüm sinmişti. Bu gecenin hiç bitmesini istemeyen Şilan, ışık saçan anılar kuyusunun diplerine inmişti. Tanıştıkları gün parıldadı anılar kuyusunun dibinde.
Her şeyi şimdiki gibi hatırlıyordu. Şaşırdı. Belleği adeta bütün anları fotoğraflamıştı. Zehirli gazların etkisiyle gözlerinden aşağıya yaşlar akıyordu. Yürüyüş alanının dışına çıkabilmek için yanı başındaki sokağa dalmıştı. Tazyikli su sıkılmış ve yerler ıslaktı. Ayağı kayıp yığılıvermişti yere. Cop darbelerinin ve gazlı bombaların arasında güçlükle çıkabilmişti. Tam kaçayım derken tökezleyip, kafasını kaldırıma çarpmıştı. Gözlerinde şimşekler çakmıştı adeta. Başı topaç gibi kendi etrafında dönüyordu. Kendisini toparlayamamıştı. Yakalanmasına ramak kalmışken, Baran adeta onu sürükleyerek peşinden götürmüştü. Şilan, bir süre polis sanmıştı Baran’ı, ayak diremişti. Baran dönüp dostça gülümsemiş ve o anda hayatın yedi rengi gelip yerleşmişti Şilan’ın yüreğine. Sıcacık bir şeyler yüreğini yalayıp geçmişti. Güzelliğin tüm tonları baskın çıkmıştı. Bir renk cümbüşüydü yaşadığı. Dans eden. Kelebekler gibi kendi etrafında dönenip duran.
Unutmuştu polisleri. Yoktular. Dünya sadece onların etrafında dönmüştü. Canhıraş Baran bir kafeteryaya dalarken, Şilan’ın yüreğinde korkunun esemesi bile okunmuyordu. Rahattı. Her yanında efil efil mutluluk rüzgârları esiyordu. Duygularını ele vermek de istememişti. Kurtulmuşlardı. Azgın dalgaların arasında kalıp, belki tekrar paramparça olacağı bir zamanda kendisine korunaklı bir liman bulmuştu. „Teşekkür ederim,“ demişti Şilan, „Kendini tehlikeye atarak beni kurtardın. Sen olmasaydın kim bilir başıma neler gelirdi.“ Baran, Şilan’dan yeşil gözlerini kaçırarak, „Rica ederim. Yerimde kim olsaydı aynısını yapardı,“demişti.
Sokaktaki bağırışlar hala dinmemişti. Öfkeliydi insanlar. Ülkelerindeki yangın gittikçe alevleniyordu. Bu yangın köyleri ve insanları içine alıp un ufak ediyordu. İstanbul’un sokaklarına çıkıp bu yangını protesto etmiştiler. Şilan, kafasındaki izi kestane renkli bukleli saçlarıyla saklamıştı. Garson yaklaşınca kafasındaki morarmış şişkinliği ellemişti. Acımıştı kafası.
Birer kahve istemişlerdi. Karşılıklı oturmuşlardı. Güneş ülkesinin hangi şehrinden geldiklerini birbirlerine sormuştular. İkisi de aynı şehirden gelmiştiler. Aynı şehrin iki komşu ilçesinin insanlarıydılar. İki hemşeri ve artık birbirlerini tanıyan iki dost… Şilan, bu ilişkinin burada bitmeyeceğini biliyordu. İçinde bir ses „Artık kaderiniz birbirine bağlandı“ demişti. Yanılmamıştı.
Koca İstanbul’un neresine gitse hep karşısında Baran’ı bulmuştu. Sevmişlerdi birbirlerini. Ama hayat farklı mecralarda akıyordu. Ülkelerinin dört bir yanı kan gölüne çevrilmişti. Üniversite Baran’a artık anlamsız gelmişti. Gidecekti ülkesinin doruklarına. Bu yangının son bulması için elinden gelen her şeyi yapacaktı. Bin yılın hesabını soracaktı. Şilan, evinde çalışan tek kişiydi. Kız kardeşini okutacaktı. Aşklarını yadsıyıp, ülkelerinde harlanan yangını konuşur olmuşlardı. Aşk kelimesi çıkmıyordu ağızlarından.
Sahilde yürürken, durakta otobüsü beklerken, ayaküstü döner yerken hiç açılmadılar birbirlerine; hep ülkelerindeki yangını konuştular… Aşklarını dışa vuramadılar. Tutuktu Baran. Şilan’la gezmekten bile çekiniyordu. Yapılmaması gereken bir şey yapıyordu sanki. İnsanı en sağlam halatlarla birbirine bağlayan yüce bir duyguydu aşk. Ama bu dönem için böylesi duygular ayıplanacak şeylerdi. Zayıflık belirtisiydi.
Şilan’a baktı. Bir şeyler söyleyecek umuduyla bekledi Şilan. Hiçbir şey demedi. Baran’ın böyle utangaç ve mahcup edasına hayrandı. Onu öyle sevmişti. Her şeyiyle. Gülüşlerindeki ışığı yakalamak için olmadık şakalar üretirdi. Hoşuna gidiyordu onunla birlikte olmak. Ve son gün gelip çatmıştı. Gelip bir geceliğine de olsa onunla birlikte kalmak istemişti. Sadece birbirlerine sarılmışlardı. Baran ısrar etseydi teslim olurdu belki. Ama böylesi bir şeye teşebbüs bile etmiyordu. Baran’a duyduğu saygı daha da büyüdü. Çelikten iradesi yeşil gözlerine yansımıştı.
Hala geçmişin ışıklı kuyusunda gezinirken kendisini toparladı. Bugünü saniyesi saniyesine yaşamalıydı. Yarından itibaren Baran tamamıyla anılarının baş aktörü olacaktı, o kadar. Sessizliği ilk bozan Şilan oldu: „Seni seviyorum“ dedi. Baran, „Ben de“ diyebildi. Yüreğinden kopup gelmişti son kelimeler. „Seni çok seviyorum. Hep seveceğim. Aslında yaşadığım sürece benimle olacaksın.“ Şilan, Baran’ın kırmızı dudaklarına parmaklarını götürdü. Sustu Baran. Gülücükler açtı ikisinin yüzünde. Parçalanıp bine bölündüler. Işıl ışıl parıldadılar. Işık demetinin arasında birbirlerine sarıldılar. Göğüslerinin üzerinde Baran’ın göğsünü hissetti. Kalbi delicesine çarpıyordu. Dudakları birbirine yapıştı. Soluk almadan öpüştüler. Kasıkları birbirine uzaktı. Oraları sürtünürse dönülmesi zor bir yola gireceklerini biliyorlardı. Kenetli dudaklarını güçlükle ayırdılar. Şilan’ın dudakları kıpkırmızıydı. Göğüs uçları nohut taneleri gibi sertleşmiş, üstündeki tişörtü delip geçeceklerdi sanki. Baran durmadan Şilan’ın ışıldayan yüzünü öpüyordu. İniltilerle, „Seni hep seveceğim“ diyorlardı. Şilan’ın biçimli burnuna bir öpücük kondurdu. Kasıklarındaki şişkinliğini Şilan’dan uzaklaştırdı.
Zamanla yarışıyorlardı. İki saat sonra sabah olacaktı ve her şey bitecekti. Şilan son gecenin bitmesini hiç istemiyordu. Baran kalkıp sandalyeye oturdu. Karşısındaydı. Konuşmuyorlardı. Konuşmak istemiyorlardı. Çünkü sessizlik çığlık çığlığa aşklarını haykırıyordu. Konuşsalar yüreklerinin kanamasına engel olamayacaklardı. Belki de ağlayacaklardı hüngür hüngür. Son gecelerinin ağlamaklı geçmesini istemiyorlardı. Sessizce hiç konuşmadan bu karara varmıştılar. Saatlerine tekrar baktıklarında saat sabahın beşiydi. Baran, Şilan’a sıkıca sarıldı. Gözyaşlarını tutamadı Şilan, hıçkırarak ağladı. Biçimli yüzü kederli olmasına rağmen, güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Ayrıldılar. Baran sırt çantasını aldı. Kapıyı kilitleyip dışarı çıktı. Şilan, Baran’ın arkasında bakakaldı. Ortalığı ışıklı saçlarıyla aydınlatan ılık ilkbahar güneşine karışarak, güneş ülkesine doğru yürüyerek kaybolup gitti Baran.