
Mekân toplumsal bir üründür ve her üretim biçimi kendi mekânını üretir. Böylece, mekânın üretim sürecinde yaratılan yeni mekânlar aynı zamanda yeni toplumsal ilişkiler oluşturmaktadır. Mekân, aidiyettir. Bireyin kendini zaman zaman güvende hissettiği, zaman zaman ise kendini tehditte hissettiği alandır. Kentte yaşamak mekânı, günlük hayatı ve kapitalist sosyal ilişkilerin yeniden üretimlerinin hepsini içerir. Bu bağlamda kent, üretim ilişkilerinin insanların gündelik hayat deneyimlerinde yeniden üretildiği küresel bir mekândır. Somut mekân; yaşam pratiklerimizi ve karşılamak zorunda olduğum ihtiyaçları kapsar. Soyut mekân ise üzerinden kar ve rant sağlanan bir alan olarak kent’i kapsar. Bizim için somut mekân olan, tekeller için soyut mekândır; ama bunun gerçekleştirilmesi dahi bize ait bu mekânın sömürüsü ve/veya işgaliyle başlar. Somut mekân tahliye edilir ve değiştirip dönüştürülerek başka bir alan ortaya çıkar.
68’de esen rüzgârla ayağa kalkan Türkiye solunu bakalım. En yoksul mahallelerde yazılamalarla varlığını gösteren sol, bir müddet sonra kitleselleşti ve topyekün mücadeleye başladı. Bir sosyalistin kendini güvende hissettiği an, geçtiği mahalledeki “Mahir, Hüseyin, Ulaş” yazılamasını gördüğü an oldu; aynı şekilde duvarda faşistlerin yazılamalarını gördüğünde akşam vakti o sokaktan tek başına geçmemesi gerektiğini bildi. Şu anda da varlığını sürdüren ve mahalle mahalle hangi örgütün nerede daha aktif, güçlü olduğunu gösteren yazılamalar alan politikasında önemli bir yer işgal eder. Kazanılan, kaybedilen alanlar tarihteki ve şimdiki yazılamaları bakılarak çok rahat kavranabilir.
Başka bir alanın zemini
Başka ve bize ait olmayan mekân, bizim mekânımızın bağlamından kopmasıyla ortaya çıkar. Yıkım, bunun en hızlı ve en basit yoludur. Savaş aracılığıyla başlatılan yıkım, mekânımızın ele geçirilişinin anahtarıdır. Peki şu an devam eden savaş bağlamında, Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın ve yaşadıkları evlerin duvarlarına neden yazılama yapılmaktadır? Tümelden tikele ulaştığımızda, Kürt coğrafyasında her gün bir yenisine tanık olduğumuz yazılamaların tek maksadı, mekânla kurulan aidiyet ilişkisini sonlandırıp bireyi yalnızlaştırmak ve umutsuzluğa sürüklemektir. Herkesin evinde kendine ait bir odası vardır ve bu odalara “çok yakın” arkadaşlarımız, annemiz, babamız dahi izinsiz giremez. Kapıyı çalmak etik bir gerekliliktir, çünkü o alan size aittir ve dışarıdan izinsiz, onaysız bir müdahale rahatsız edici, hatta tehdit edicidir. Savaş koşullarında alan işgali kapıyı çalıp başkasının alanına girmek kadar elzemdir. Mekân, bireyin tutunduğu ve kendini gerçekleştirdiği alandır. Bu bağlamda duvar yazılamaları büyük yer kaplar. Başkasının alanındaki müdahale, alanın sahiplenilmesidir. Özellikle bizden olmayanın alanına müdahale etmek, belirli bir güç göstergesidir. “Buraya gelebiliyorum, buraya işgal edebiliyorum.” Peki gerçekliği de böyle midir? Hafızalarımıza kazınan en önemli yazılama “Devlet geldi” yazılaması diye düşünüyorum. Devlet neredeydi de geldi? Kürt coğrafyası uzun zamandır, özellikle barış süreciyle birlikte iç işlerine minimum düzeyde karışılan ve en azından iktidar tarafından, gösterge bakımından “daha az düşman” olarak kodlanan bir coğrafyaya evrilmişti. 90’ların yakıcı ve yıkıcı savaş ortamı yerine “bazen” ölüm, kayıp insan, işkence haberi geliyordu. Her gün değil, onlarca insan değil. Dolayısıyla savaşın yeniden başladığını ve esasen hiçbir zaman toplumsal sözleşme düzleminde bir barış sağlanmadığını göstermek, savaşı başlatanın göreviydi. “Devlet geldi” bu açıdan doğru bir söylemdi. Teorikleri ve pratikleri artık birleşmişti.
Beden ve savaş
Geldiklerini dağa taşa yazanlar bununla yetinmedi. Karşısındakini insandışılaştıran bir yerden başka söylemler de üretti. “Kızlar biz geldik”, “Tangalarınızı giyin” yazılamalarını gördük geçtiğimiz haftalarda. Karşındakini itibarsızlaştırmak kolay bir yöntem ve fakat bunu erk bir vurguyla yapmak daha kolay bir yöntem. Şehir merkezlerinde başlayan etekli direniş, Kürt hareketinin temsil düzeyinde yendiği erkeklik karşı taraf için tiksindirici bir gerçeklik; ama gerçeklik. En çok etekli direnişçilerle çatışmaya girenin farkında olduğu bir gerçeklik; diğer yanıyla da ütopik. Kendi bedeniyle benzerlik kuramayacağı bir durum bu, erkek olup etek giymek; ama bir yandan da savaşmak. Kadın militanlarla kurduğu tiksinme ilişkisi burada yerini hırsa bırakıyor, çünkü karşısındakinden erkekçe savaşmasını ve erkekçe dövüşmesini bekliyor. Kadın militandan tiksindiği için ve onu kadın olarak görmediği için onlara yönelik bir beklentisi yok. Burada tam da temsil düzeyinde eşitlik istediği ve bu eşitliği de bir erkekle sağlayabileceği için ondan erkek gib davranmasını bekliyor, beklentisi karşılanmayınca da “kızlar biz geldik, yoktunuz” gibi hezeyanları duvara kazıyor. Mekânın yeterince tahrip edildiği yerde direnmenin tek aracı olarak bireyin elinde bedeni kalıyor. Belki de bu savaşın kazanını en çok bu direniş yöntemleri sayesinde: Kürtler. Mekânı işgal edilenler bedenini mekân ediniyor ve ne denildiğine bakmaksızın yolunda yürümeye devam ediyor. Çünkü politikaları ve inançları yazılamalarla sarsılamayacak kadar güçlü ve kararlı.