Bugün 8 Mayıs 2013. Tarihi bir an. HPG güçleri şu anda bulundukları mevzilerden hareketle, Kuzey Kürdistan’dan Güney Kürdistan’a doğru yola çıkıyorlar.

Böylece “muhasım” güçler arasında yüzlerce kilometrelik bir mesafe doğmuş oluyor. Bu da, eğer TSK yüzlerce kilometre öteyi uçaklarla ve obüslerle bombalamazsa, “çatışmasızlık” durumunu mutlak bir şekilde garanti altına alıyor. HPG, Türk devlet güçleriyle silahlı temas ortamına Başkan Öcalan’ın ve KCK’nin drektifleri doğrultusunda son vermiş oluyor.
Bilindiği gibi Kürt Özgürlük Hareketi geri çekilmeyi demokratikleşme yönünde adımlar atılmasına bağlamıştı. Hükümet ise, “demokratikleşme” için, HPG güçlerinin “sınır dışına” çekilmesini önkoşul olarak öne sürmüştü. Yıllardan beri, Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunu işte bu önkoşulların çıkmazında tıkanmıştı.
Hiç kuşkusuz, Kürtler geri çekilmeyi demokratikleşmeye bağlarken haklıydı. Çünkü gerillanın hiçbir kazanım elde etmeden çekilmesi kabul edilebilecek bir şey değildi. Geri çekilmenin karşılığında demokratikleşme adımlarının atılacağına dair bir “garanti” var mıydı? Tereddütler haklı temellere dayanıyordu.  Ancak tereddütlere, kaygılara, şüphelere yol açan asıl faktör, sanıyorum ki, “demokratikleşme ile geri çekilme” arasında kurulan ilişkiye, daha büyük bir resmin analizinin katılmamış olmasıydı.
Bu büyük resmin analizini PKK önderi Öcalan yaptı.
“Demokratikleşme ile geri çekilme” arasındaki ilişkiyi dar çerçeveden çıkardı. “Çekilme karşılığında demokratikleşmenin garantisini”, basit bir “pazarlık” sorunu yapmadı. “Ben çekiliyorum, sen ne garanti veriyorsun?” tartışmasına, öyle sanıyorum ki, gerek bile görmedi. Çünkü “geri çekilmeden” sonra “demokratikleşme” yönünde adım atılmasının, yani Kürt sorununda çözümün garantisi, tüm Ortadoğu haritasında yatıyordu. Öcalan bu haritayı başarıyla analiz etti.
Bu haritada iki eksen karşı karşıya gelmişti. Bir tarafta ABD, AB, İsrail ve Türkiye ekseni… Diğer tarafta, Rusya, Çin ve İran ekseni. Suriye’de ve tüm Ortadoğu’daki tüm silahlı çatışmalar, gerçekte bu iki eksen arasında “dolaylı” bir savaştı. Bu savaşın bir anda derinleşmesi ve yayılması, ya da savaşın sınırlanması ve barışın tesisi Kürt Özgürlük Hareketinin takınacağı tutuma yakından bağlıydı.
Eğer Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye’nin imha amaçlı saldırıları karşısında, bugüne kadar uzak durduğu küresel emperyalist güçler arasındaki çatışmada Türkiye’ye hasım güçlerle ittifaka girseydi, bu ittifak sayesinde elindeki taktik silahlarına, daha stratejik silahlar ekleseydi, NATO ülkesi Türkiye bir anda yıkıcı bir istikrarsızlıkla karşı karşıya kalabilirdi. Ekonomi çökebilirdi. Vesayetçiler rovanşist bir saldırıya geçebilirlerdi. İç savaş patlayabilirdi. Böyle bir durum bugün süren “dolaylı” savaşı, İsrail’in, ABD’nin müdahaleleriyle bir anda dolaysız savaşa dönüştürebilirdi. Ve bu savaş, haritaya bakıldığında kolayca anlaşılabileceği gibi, tüm Kürdistan’ın savaş alanına dönüşmesi demek olurdu. Güney Kürdistan harabeye dönebilirdi, Rojava devrimi kanla boğulabilirdi. Doğu ve Kuzey Kürdistan’ın yurtsever halkı felaketle yüzyüze gelebilirdi. Birbirine düşman devletler, bir yandan birbirlerini yıkarken, diğer taraftan hep birlikte “Kürt sorunundan” jenositle kurtulma imkanı kazanabilirdi.
Böyle bir savaşın sonunda her iki eksen birbirine zarar verse de, savaştan kesinlikle karlı çıkarlardı. Böyle bir savaşta asıl olarak Türkiye, Irak, İran, Suriye ve Kürdistan kaybederdi.
“Geri çekilmenin karşılığında demokratikleşme garantisi” işte burada yatıyor. Kürdistan’ın yazgısı ile Türkiye’nin yazgısı bu tarihsel anda çakışmıştır. Birinin mahvı, diğerinin mahvı olacaktır. Birinin selamete çıkması, diğerinin selamete çıkması demektir. Öcalan benim görüşüme göre “garantiyi” burada görmüştür.   
İşte bu büyük haritaya bakanlar, bugün mevzilerinden çıkıp, yola koyulan gerillaların nasıl tarihi bir misyonun gereğini yerine getirdiğini kolayca anlayacaklardır.  
Mekaplar “ricat” etmiyor. Barışa, halklararası dostluk ve kardeşliğe, bölgede istikrar ve refaha doğru yürüyor… Ordunun yaktığı meşe ağaçlarından, savaşa inat yeniden doğan fışkınlar şimdi “keleşlerin” namlularında ve bize bu 8 Mayıs’ın büyük bir “bahara” yol açacağını müjdeliyor.  
Yolunuz ve bahtınız açık olsun…