Diğeri ise sosyolog Karl Mannheim tarafından 1920’li yıllarda geliştirilen kuşak kavramı. Ona göre kuşağı esasen belirleyen, ortak yaşanmışlıklar, deneyimler, etkilenmelerdir. Bir kuşağın üyeleri, başka kuşaklardan farklı deneyimlere sahip olup, farklı zamanlardaki olaylardan farklı şekilde etkilenirler. Ancak şu demek değildir ki kuşak, homojen ve kapalı bir toplumsal olgudur.
Kürt toplumu somutunda kuşaklardan söz edildiğinde genelde yaklaşık olarak aynı yıllarda doğmuş, aynı dönemin şartlarında benzer deneyimler yaşamış kişilerin topluluğu kastedilir. Hem bu şartlar son 30-40 yılda mücadeleyle birlikte değişim gösterdiğinden hem de mücadele toplumsal dönüşümü hızlandırdığından dolayı da kuşaklar daha kısa sürelerle oluşup değişiyor. Daha doğrusu mücadele aşamaları bağlamında bir kuşak tanımı da söz konusudur. O yüzden, Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin temel etapları arasındaki mesafe olan on yılda bir, Kürdistan’da yeni bir kuşak doğar. Ve bunların elbette ki yurt dışında, özellikle de Avrupa’da karşılığı bulunuyor.
Kürtlerin Avrupa’ya göçü, esasen üç dalga biçiminde olmuştur. İlk dalga, 1961 yılında gelmeye başlayan ‘misafir işçi’lerin göçü. İkinci büyük dalga, 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte olmuştur. Üçüncü büyük dalga ise 90’lı yıllarda Kürdistan’da kirli savaşın yoğunluk kazanması ve buna bağlı olarak köylerinin yakılıp-yıkılıp-boşaltılması sonucu göç yollarına düşürülen Kürtlerin mülteci olarak Avrupa’ya, özellikle de Almanya’ya sığınması.
O dönem çok zorlu şartlar altında Avrupa’ya gelen gençler, savaşı bizzat yaşamışlardı. Doğrudan hem tanık hem de mağdurdular. Dolayısıyla politik bir bilince sahiplerdi. O kuşağın meşhur otoban işgali eylemlerine öncülük ettiği zamanda doğanlar, bugünün genç kuşağını oluşturuyor. 15-20 yaş arasındaki bu kuşak elbetteki kendinden öncekinden çok farklıdır. Çünkü yurt dışında, kriminalizasyonun da büyük etkide bulunduğu farklı şartlar altında büyüyüp yetiştiler. Şimdiye kadar bu kuşağın özelliklerini ortaya koyan kapsamlı çalışmalar yapılmamıştır. Zaman zaman konuyla ilgili değerlendirmeler yapılsa da çoğunlukla olumsuzluklar ön plana çıkarılıyor. Oysa daha sosyolojik bir yaklaşım gereklidir.
Bu yazı Avrupa’daki genç Kürt kuşağının karakteristiğini belirleme iddiasında değil. Zira bu çok kapsamlı bir konudur. Ondan ziyade bazı tespitlere – ki bunlar tartışılabilir – sıralamak istiyorum.
Kolektif kimlik arayışı
Her dönemde gençlerin güçlü bir kolektif kimlik arayışı olur. Bireysel kimlikler, çoğu zaman mensubu olunan gruplar üzerinden kurulur. Dikkat çekici bir husus, bugünkü kuşakta kolektif kimliğin önemli ölçüde etnik/ulusal ve politik kimlik üzerinden belirleniyor olmasıdır. Bugün, Kürt kimliğini sembol ve renklerle de vurgulayan bir kuşak söz konusu. Yoğun bir sembolizm ve görsellik ile bu kimlik dışa da gösteriliyor. Günlük yaşamda da giyilen özel tasarlanmış KCK amblemli, Abdullah Öcalan, Mazlum Doğan vb. fotoğraflı, Kürdistan yazılı tişört ve montlar biraz da bunun içindir.
Politik bilinç ve apolitiklik
Ulusal ve politik kimlik konusundaki bu güçlü özgüvenin ne yazık ki politik bilinçteki karşılığı oldukça zayıf. Kürt kültürü, toplumu, tarihi, siyaseti, mücadelesi gibi konularda bilgi düzeyi sıfır olan bir genç, bunlara laf geldiğinde ise ‘değerlerini savunmak’ adına kolayca şiddete yönelebiliyor. Avrupa koşullarında bugün her zamankinden daha güçlü olan Kürt gençlik niceliği, bir niteliğe dönüşemiyor.
Bunun kuşkusuz birçok sebebi vardır. Birincisi kapitalist modernitenin, onun varlığını tehdit eden temel bir toplumsal dinamik olarak gençliği tasfiye etme çabaları giderek yoğunlaşıyor. Kürt gençliği de bunun dışında kalmıyor elbette.
Ama bunun dışında Kürt toplumu içinde de ciddi yapısal sorunlar bulunmaktadır. Gençlik, her zaman toplumun aynası olur. Bugün hem toplum hem de kurumlar içinde gençlerle sohbet etme, ilgilenme, deneyimlerini paylaşma, öğrenme ve öğretme, gerektiğinde yol gösterme – ama bastırmadan, ezmeden - yardımcı olma düzeyi çok düşük. Aileler de yakın tarihi, yaşanmışlıkları bu kuşağa aktarmada çok eksik kalıyor. Gençler içinde de son dönemde ‘bize karışmayın’ şeklinde bir yaklaşım boy gösterince, bu durumun aşılması daha da zorlaşıyor.
Örgütleme alan ve araçları
1990’lı yıllarda Kürt gençliği, ağırlıkta kurumsal alanlarda örgütleniyordu. Kimi şehirlerde gençlik dernekleri bulunuyordu. Bunun ötesinde gençlik hareketi, ev ziyaretleri yoluyla gençlerle tanışma, tartışma ve mücadele alanlarına katmayı esas alıyordu. İletişim sağlamada dil sorunu söz konusu değildi; gençler çoğunlukla hem Kürtçe hem de Türkçe biliyordu. Ağırlıkta zaten mücadeleyle şu veya bu düzeyde bağı bulunan ailelerin çocukları eylem ve etkinliklerde yerlerini alıyordu.
Bugün, arkadaş çevreleri üzerinden de bir büyüme söz konusudur. Özellikle facebook, twitter, internet platformları gibi yeni iletişim araçları üzerinden tanışma, iletişim kurma, eylem ve etkinliklere davet etme oldukça yaygın. O yüzden düzenli bir şekilde derneklere gidip gelen sayısı eskiye oranla daha düşük iken, eylem ve etkinliklerde, kısmen aileleri tanınmayan çok sayıda genç görmek mümkün.
Radikalizm nedir?
Kitap okuma, haber başlıklarının da ötesinde gündemi takip etme, tartışma, kendini ve arkadaşlarını yetiştirme konusundaki zayıflığın bir diğer yüzü şiddete açıklık. Gençler arasında hem şiddet dili çok yaygın hem de ilginç bir ‘gangster kültürü’ görülebiliyor. Öyle ki bir eğitime katamadığın gençler kavga-dövüşe dünden hazır olup, ‘hurrraaaa’ deyip sopalara sarılabiliyor. Örneğin Demokratik Çözüm Çadırı eylemi döneminde Frankfurt’ta açılan çadırda yaptığımız gençlik seminerine sadece 30-40 genç katılırken, ardından çadırın yanından geçerken bir küfür eden kadının peşine 100 genç verebildi. Böyle sahnelere son dönemde daha fazla tanık oluyoruz.
Oysa radikallik bu değil. Latince ‘radix’ kelimesi, kök anlamına geliyor. Radikal olmak, her zaman daha derin olmak, köklere inmek, bir adım ileride olmak demektir. O yüzden radikal olacaksak, yüzeyselliği aşıp her anlamda derinleşmeliyiz.
İfade alanları
Gençlerin, kendilerine ait otonom alanlara ihtiyacı var. Bu alanları oluştuğu ölçüde toplumsal alanlardaki temsiliyetleri hem nicel hem de nitel açıdan büyür. Gençlerdeki dinamizm, enerji ve düşünsel yenilik toplumsal alana yansımıyor. Çünkü ‘eski kuşak’ yeniliklere pek açık değil. Gençlik ise yenilik demektir. Birçok yerde gençlerin büyük bir motivasyonla yaptığı önerilerin hemen kestirilip atıldığına tanık olabiliyoruz. O yüzden kendilerini rahatça ifade edebilecekleri alanlara ihtiyaç var. Gençlerse sorumlu yaklaşmalı.
Dil sorunu
2 yıl önce gençlere yönelik ‘Dil ve Asimilasyon’ başlıklı bir seminerdeydik. Bir soru turuyla başladık. Cevaplar, dile göre üç ayrı kağıda yazılacaktı: Almanca, Kürtçe ve Türkçe. Gençler, istedikleri dilde ‘Kimlik denince aklınıza ne geliyor?’ sorusuna yanıt verecekti. Sonuç, şaşırtıcıydı: Cevapların yüzde 70’i Almanca, yüzde 29’u Kürtçe, yüzde 1’i de Türkçeydi. Demek ki Türkçe bu gençlerin dünyasında yok, Kürtçe ise azımsanmayacak kadar var. Ancak yayınlar ağırlıkta Türkçe, yapılan toplantı ve eğitimler de çoğunlukla öyle.
Birçok genç – ben de dahil – Avrupa’da Kürt Özgürlük Hareketi'nin kurumları içinde Türkçe öğrendi. Dil öğrenilebilir, sorun bu değil. Ama öncelikle Kürtçenin öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekmez miydi? Bugün de örgütleme araçlarının çoğunluğunun Türkçe – gençlerin dünyasında çok sınırlı yer alan bir dilde – olması ciddi bir handikap. Bu, aynı zamanda sağlıklı bir ulusal kimliğin oluşması önünde de engel. Kültürel soykırıma karşı kampanya başlatan bir gençlik hareketi, o yüzden önce dilde başlamalı.
MERAL ÇİÇEK: Avrupa’da yeni nesil Kürt gençliği ve radikalizm